Tag Archives: The International Journal of Psychoanalysis

SUNUŞ: Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2021


Uluslararası Psikanaliz Yıllığının 13. sayısıyla okurlarımızla tekrar buluşmaktan dolayı mutluyuz. Bu sayının ana temasını “Toplumsal Acı/Toplumsalın Acısı” olarak belirledik.
            Geçen sayının son hazırlıkları COVID-19 salgınının başlangıç dönemine denk gelmişti. Bu sayı da salgının hız kesmeden devam ettiği zorlu bir dönemde yayına hazırlandı. Aşılamanın başlaması ve yaygınlaşması umut verici olsa da birbiri ardına yaşanan kayıplar, kayıp ve ölüm tehdidinin yarattığı kaygı, korku, şaşkınlık ve inkâr gibi çeşitli duygular kolektif ruhsallığa damgasını vurdu. Kapanma ve kısıtlamalarla birlikte dünya genelinde etnik azınlık gruplarına, göçmenler, mülteciler, evsizler, LGBTİ+ bireyler gibi ötekileştirilen gruplara yönelik şiddet arttı. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi raporuna göre, küresel olarak 15 ile 49 yaşları arasındaki 200 milyonu aşkın kadın ve kız çocuğu ev içi şiddete maruz kaldı (Ararat, Bayazıt, Başbay, Alkan, 2021). Türk Tabipler Birliği, doktorların ve sağlık çalışanlarının hasta ve hasta yakınları tarafından şiddete uğramaları da dahil olmak üzere içinde bulundukları zor koşulları sarsıcı bir sosyal medya etiketiyle ifade etti: #ölüyoruz. Doğayı ve doğadaki tüm canlıları etkileyen insan eliyle yaratılan şiddet ve felaket, son olarak da kıyıları müsilajla kaplanan Marmara Denizini vurdu. Yukarıda belirtilen dış gerçeklikteki travma nitelikli tüm bu deneyimler ve bunların tetiklediği toplumsal acı, seans odasına farklı şekillerde nüfuz ederek çeşitli aktarım-karşıaktarım düzenlenişlerini ortaya çıkartıyor. Peki ama “toplumsal” olanın, “toplumsal acı” ya da “toplumsalın acısı” kavramlarının psikanaliz kuramındaki yeri nedir; bu kavramlar psikanalitik olarak nasıl tanımlanır? Yıllığın açılış bölümünde yer alan yazılar işte bu sorulara yanıt arıyor.
            Yıllık’ta yer alan ilk yazı, Mayıs 2021’de kaybettiğimiz The International Journal of Psychoanalysis’in  (IJP) Avrupa editörü Jorge Canestri’ye ait. Canestri, “Gampel ve Puget’nin Çalışmalarına Giriş” başlıklı metninde, Yolanda Gampel’in “El dolor de lo social” (“Toplumsalın Acısı”) ve Janine Puget’nin “Qué difícil es pensar uncertidumbre y perplejidad” (“Belirsizliği ve Şaşkınlığı Düşünmek Ne Denli Zor”) başlıklı makalelerini güncel bir bağlam içine oturtuyor. Canestri 2002 tarihli bu iki makalenin IJP’de yayımlanma serüvenini ve bugün neden önemli olduklarını anlatıyor. Gampel ve Puget bu iki metinde psikanaliz kuramında eksik olduğunu düşündükleri bir noktayı irdelerler: “Toplumsal”, “toplumsal öznellik”, “toplumsal acı” ve “toplumsalın acısı” kavramları nasıl tanımlanmalıdır? Canestri, kolektif travmalara güçlü bir psikanalitik bakış getiren Gampel ve Puget’nin çalışmalarını birlikte ele alarak ve görüşlerini anlaşılır bir dille özetleyerek okurun bütünlüklü bir bakış açısı edinmesini kolaylaştırıyor. Psikanaliz alanında önemli katkıları olan Jorge Canestri’yi saygıyla anıyoruz.
            Okurların  uzun yıllardır İstanbul Psikanaliz Derneği’yle bağlantısı üzerinden travma alanındaki katkılarına aşina olabileceği Yolanda Gampel, “Toplumsalın Acısı” adlı makalesinde, “toplumsalın acısını” “bir kolektif olarak insan ilişkilerinden kaynaklanan ıstırap” olarak tanımlıyor ve klinik uygulamada bu deneyimi iletebilen göstereni, Shoah’nın izleri üzerinden giderek sorguluyor. Toplum-devlet şiddetinin etkilerini ifade etmek için “radyoaktivite” terimini bir metafor olarak kullanan Gampel, bu tür şiddetin nasıl ruhsal işleyişin her alanına derinden ve fark edilmeden nüfuz ederek simgeleştirme kapasitesinde hasara yol açtığını İsrail örneği üzerinden ele alıyor. Bu tip travma nitelikli toplumsal şiddet deneyimleri yaşayan bireylerde güvenlik arka planı ile tekinsizlik arka planının etkilendiğini ve travma sonrası ruhsal sağkalım mücadelesinde bu iki arka plan arasındaki bölünmüşlüğe ihtiyaç duyulduğunu ileri sürüyor.  
          Kasım 2020’de kaybettiğimiz Janine Puget, Arjantin’de Kirli Savaş sırasında işkence görmüş kişilerle ve zorla kaybedilenlerin yakınlarıyla klinik alanda çalışmış, toplumsal travma ve grup terapisi alanlarında psikanalize önemli katkıları olan bir klinisyen ve kuramcı. Janine Puget, “Belirsizlik ve Şaşkınlık Hakkında Düşünmek Ne Denli Zor?” başlıklı makalesinde toplumsal acıyı ve toplumsal ıstırabı öznelliklerarası, öznellikiçi, öznellikötesi alanlar açısından yeniden ele alıyor. Toplumsal kavramını kolektif kavramıyla tanımlamayı öneriyor ve kolektifin birlikte olmaktan vínculo (bağ) kurmaya geçtiği zaman özneleştirici potansiyelini edindiğini ileri sürüyor. Toplumsal bir kolektife aidiyetin kişiyi belirsizlik ve öngörülemezlikten koruma yanılsaması yarattığını ve belirsizliğin, şaşkınlık olarak tezahür ettiğini iddia ediyor. Son olarak, Arjantin’de işkence görmüş, politik tehdit altında olan ya da işini kaybettiği için hayatı ve dolayısıyla geçim kaynağı tehdit altında olan hastalarla yapılan klinik çalışmalarından bahsediyor. Puget bir seans örneğiyle bu durumlarla çalışırken ortaya çıkan aktarım-karşıaktarım dinamiklerini ele alıyor. 
            Rosine Jozeph Perelberg* “Psikanaliz ve Toplumsal Şiddet: Uygarlığın Huzursuzluğu Yeniden” adlı makalesinde, toplumsal şiddeti ve toplu travma yaratan olayları anlamak için psikanalizin elindeki araçları sorguluyor. “Toplumsal” olanın psikanalitik kavramsallaştırmalarda nasıl bir yer tuttuğunu ve birey ile toplum arasındaki ilişkiyi, Freud, Gampel, Puget, Green, Winnicott ve Faimberg gibi konuya önemli katkılarda bulunan yazarların öne sürdüğü kavramlar doğrultusunda inceleyerek ve nihai olarak daha önce öne sürdüğü “katledilmiş baba”, “ölü baba” ve “ölü babanın katli” kavramlarıyla bunları şekillendirerek toplumsal şiddetin bireysel izdüşümlerini ele alıyor.
            Yıllığın ana temasını içeren açılış bölümünü pandeminin psikanaliz çerçevesinde yarattığı değişiklikler ve psikanaliz süreci üzerindeki etkilerini ele alan “Analist İş Başında” bölümü izliyor. Bildiğiniz gibi, pandeminin ortaya çıkışıyla birlikte pandemi ve psikanaliz çerçevesi üzerine hızla pek çok yazı yazıldı ve yoğun ilgi gören webinarlar düzenlendi. Bunlar, analist ve analizanın “dünyalarının örtüştüğü”, konfor alanımızdan çıkmayı gerekli kılan belirsizliklerle dolu bu süreçte bize rehberlik etti. Pandemi henüz bitmemesine rağmen ilk şok atlatıldı ve süreçte belli bir yol kat edildi. Bu sayıda bu konuya yer vermenin, yeni teknolojilerin analiz pratiğine etkilerini après-coup anlamlandırmamıza yardımcı olacağını düşünüyoruz. Bu bölümün ilk makalesi olan “J Vakası: Pandemi Sırasında Psikanalist Olarak Çalışmak”ta farklı analistlerin tartışmasına zemin hazırlamak üzere 50’li yaşlarda, anadili İngilizce olmayan ancak İngilizceyi akıcı şekilde konuşan ve bu dilde çalışan bir kadın analistin sunduğu bir vaka yer alıyor. Gizliliği korumak amacıyla analistin kimliği saklı tutuluyor. Öncelikle J vakasının tarihçesi veriliyor, ardından kapanma sürecinde gerçekleştirilen üç teleanaliz seansı sunuluyor. Vaka sunumunu Francis Grier (Britanya Psikanaliz Cemiyeti), Bernard Chervet (Paris Psikanaliz Cemiyeti), Lena Theodorou Ehrlich (Michigan Psikanaliz Enstitüsü) ve Abbot A. Bronstein’in (San Francisco Psikanaliz Merkezi) vaka üzerine tartışmalarını içeren yazıları izliyor.
            Francis Grier, klostro-agorafobik ikilemle aşırı derecede meşgul olduğunu düşündüğü J vakasının bu ikileminin, COVID-19 kapanmasının getirdiği çerçeve değişikliğiyle nasıl ortaya çıkabileceğini sorguluyor ve pandemi öncesi ve sonrası gerçekleşen seansları karşılaştırıyor. Bu vakada, dış gerçeklikteki değişime rağmen psikanaliz sürecinin devam edebilecek kadar güçlü olduğunu, bunun sadece analist ve analizanın beş yıllık sıkı analiz geçmişlerine bağlı olmadığını, seans odasına geri dönme beklentisi içinde oldukları için telefonda gerçekleşen seansları hayali birlikteliklerini simgesel olarak yeniden yaratmak için kullanmalarına bağlı olduğunu ileri sürüyor. 
            Bernard Chervet’ye göre, beş yıldır analizde olan J’nin pandemi öncesi ve sonrasını yansıtan seansları “görüşme odasındaki ile uzaktan yapılan seanslar (uzaktan analiz) arasındaki farklar üzerine olan düşünceleri paylaşmak için açıkça bir davettir. Bulaşıcı bir hastalık riski çerçeve değişikliğini dayatmıştır. Dayatılmış bağlamı göz önünde bulundurmak önemlidir. Bu sebeple, bu bağlamla ilişkili çağrışımsal söylem ikinci bir seviyede dinlemeyi gerekli kılar”. Pandemi öncesindeki iki seansta “klasik çerçevenin ve temel kuralın teşvik ettiği gerilemenin cazibesi ve buna karşı geliştirilen direnç hâkimdir”. Oysa pandemi sonrasındaki seanslar güncel travmanın etkisi altındadır ve “çocukluktan erişkinliğe uzanan gelişimsel  ilerlemeye  ilişkindir, hayalleme ve düşlemler yolu ile çocukluk veya bebeklik dönemine ait gerileyici içeriklere neredeyse hiç erişim vermezler”. Yazar sonradan etki, anılarla hatırlama, içeriksiz hatırlama ya da eylemle hatırlama, ilerleyici ve gerilemeci süreçler, çocukluk çağı ve özdeşleşimsel geçmiş, Oidipus nitelikli nesneler gibi metapsikolojik kavramları kliniğin içinden çalıştırıyor ve gösteriyor.
            Lena Theodorou Ehrlich, bu makaleyi ofiste ve telefonda gerçekleştirilen analiz seanslarındaki süreçleri karşılaştırarak incelemek için bir fırsat olarak görüyor. Analistin bu beş yıllık analizden elde ettiği geniş klinik malzemeden seçtiği kısımların bilinçdışı veya önbilinçli aktarım/karşıaktarım tezahür ve canlandırmalarının onda uyandırdığı çağrışımları temsil ettiğini varsayıyor. Telefonda buluşmanın analiz sürecini nasıl etkilemiş olabileceğini ele alırken ofisteki seans ile teleseans arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri tartışıyor. Bir analistin telefonda analiz çerçevesinden analitik fayda sağlamasında belirleyici olan etkenlerden birinin analistin çerçeveye yönelik karşıaktarımı olduğunu öne sürüyor ve analistleri şu konuda uyarıyor: “Analistin telefonda analiz çerçevesine karşı bilinçli veya bilinçdışı bir önyargısı varsa, hastalarının çerçeveye tepkilerini, ofisteki çerçevede olduğu gibi direnç ve/veya aktarım/karşıaktarım tezahürleri olarak görmeyebilir ve bu sebeple bunları anlamlandırma fırsatını kaçırabilir”.
            Abbot A. Bronstein pandemi nedeniyle J’nin teleseanslarla devam eden analizine bu yeni ortamın getirdiği değişikler açısından bakıyor. Yeni psikanalitik ortamı “Artık, üç değil iki boyutlu bir ortam kullanmak durumundaydık; hâlâ canlı ve karşılıklı etkileşimin olduğu bir ortamdı bu, ancak alışılmış işaretler yoktu ve gayet sıra dışı bazı ilaveler vardı” sözleriyle tanımlıyor. Bronstein tartışmasında, bu yeni bağlam içerisinde analistin, yorumlarının anlamlı ve yerinde olmasını sağlayan canlı bir aktarım ilişkisi bulup bulamayacağı sorusuna yanıt arıyor. Teleanalizde hastalarımızın kişisel dünyalarına farklı bir şekilde nüfuz ettiğimizi vurgulayan yazar bu yeni durumun doğurduğu olası sonuçları normalleştirerek sessizce geçiştirmek yerine bu farklılığı kabul etmemizin ve hep akılda tutmamızın önemli olduğunu belirtiyor.  J vakasından ele aldığı örnekler bu görüşünü destekliyor.
            “Analist İş Başında” bölümünden sonra, Yıllık üstbenlik konulu üç makaleyle devam ediyor. Heinz Weiss*, “Üstbenliğin Kısa Tarihi ile Birlikte Üç Makaleye Giriş” makalesinde Freud’un çalışmasında üstbenlik kavramının kökenini ve kavramın farklı psikanaliz gelenekleri tarafından daha ileri seviyede derinlemesine işlenmesini inceliyor. Ayrıca IJP’de yer alan üstbenlik üzerine üç makaleyi de tanıtıyor. Bu makalelerden “Sapkın ve Psikotik Üstbenlik” (F. de Masi) ile “Sosyolojik ve Sosyo-Psikolojik Analizlerde Üstbenlik Kavrayışları” (V. King, G. Shmid Noerr) Yıllık’ın bu sayısında da yer alıyor. Weiss’ın makalesi birçok kuramcının üstbenliği nasıl ele aldığına dair çalışmaları izleyen bir bakışa sahip. Weiss, ilk olarak kavramın kurucusu Freud’un çalışmalarını inceliyor. Freud’a göre üstbenliğin sadece ilk iç nesne olmadığını aynı zamanda  bireysel ruhsal yapı ile toplum ve toplulukları kavrayış arasındaki bağ olduğunu vurguluyor. Makalenin devamında Fenichel’in “cezalandırma ihtiyacından” bahsederek, benlik psikolojisi geleneğindeki benlik ve üstbenlik arasındaki ilişkiye değiniyor. Fransa’da René Laforgue’nin üstbenliğin sadizmi ve bu sadizmin benliği “dönüştürmek” ve hükmetmek için uyguladığı baskıyı ifade etmesi ile Melanie Klein’ın çalışmalarında üstbenliğin izlerine yer veriyor.
            Franco De Masi* “Sapkın ve Psikotik Üstbenlik” adlı makalesinde, kökeni, anlamı ve işlevi göz önüne alındığında üstbenliğin, klinik psikanaliz çalışmasında gözlemlenen patolojik çarpıtmalardan kolayca etkilendiğini tartışıyor. İlkel üstbenlik ile onun patolojik karşılığı arasında bir ayrım yapılması gerektiğini belirtiyor. Bazı klinik durumlar ilkel yönleri belirgin şekilde ön planda olan bir üstbenliği içerirken, diğer durumlarda baştan çıkarıcı, baskın veya göz korkutan yönleri ortak olsa bile ilkel üstbenlikten kaynaklanmayan psikopatolojik yapılarla karşılaşıldığını öne sürüyor.
            Vera King ve Gunzelin Schmid Noerr’nin “Sosyolojik ve Sosyo-Politik Analizlerde Üstbenlik Kavrayışlarıbaşlıklı makalesi, üstbenliğin hem psikanalitik kavrayışını hem de toplumsal oluşumlarını ele alarak üstbenlik kavramına dair tarihsel bir bakış sunuyor. Sosyoloji ve psikanaliz arasındaki ilişkiden hareketle bu makale, üstbenlik kavramı ve ona bağlı olarak otoriterliğin oluşumu ve dinamiklerini ele alıyor. Otoritercilik, uyum ve ahlâk kavramlarıyla ilgili Freud’un kültürel analizleriyle bağlantılı olarak Frankfurt Okulunun otoriter kişilik üzerine yaptığı çalışmalara yer veriliyor. Son olarak, dijital dünyada üstbenliğin dışsallaştırılmasının ve utanç duygusunun günümüzdeki tezahürleri örneklerle paylaşılıyor.
            Daha önceki sayılarda “Can Sıkıntısı Üzerine: Ruhsallığın Kapsüllenmiş Parçalarıyla Yakın Bir Karşılaşma” (2010) ile “Duraklamayı Aşmak: Hayalleme, Rüyalaştırma, Karşı-Rüyalaştırma” (2014) metinlerine yer verdiğimiz Avner Bergstein “Şiddetli Coşkular ve Yaşamın Şiddeti” başlıklı makalesinde, Bion’un düşüncesine dayanarak şiddetin, bireyin zihinsel olarak derinlemesine işleyemediği miktarda bir uyarılmanın sonucu olabileceği fikrini öne sürüyor. Coşkusal parçalar kapsayıcı bir nesnede yuva bulamadıklarında yansıtmanın ağırlaşıp yoğunlaştığı bir kısır döngü başlar. Bozulmuş bir düşünme kapasitesi, dayanılmaz bir çalkantı yaratan veya çoğu zaman isimsiz bir dehşetle sonuçlanan bir içsel işkence hali oluşturarak şiddete özgü coşkuların fiziksel ifadesine katkıda bulunur. Bergstein, kişinin coşkusal gerçekliğiyle temas halinde olma zorunluluğuyla, bu karşılaşmanın gerektirdiği aşırı acıdan kendini koruma ihtiyacı arasında sürekli olarak yinelenen mücadelenin ömür boyu sürdüğünü öne sürüyor. Yazar, acı verici ruhsal gerçeklikle temasa geçmeye karşı hem analistte hem de analizanda devreye giren yoğun güçleri klinik malzeme üzerinden ele alıyor.
        Bjorn Salomonsson’un “Ebeveyn-Bebek Terapisinden Esinlenen Erişkin Psikanalizi: Bebeklik Dönemi Travmasını Yeniden İnşa Etme” adlı makalesinin hem çocuklarla hem de erişkinlerle çalışan uzmanların ilgisini çekeceğini düşünüyoruz. Salomonsson bu makalede Bebekler ve Ebeveynlerle Psikodinamik Terapinin (BEPT), erişkin terapisinde çalışmaya nasıl ilham verebileceğini bir klinik örnekle tartışıyor. Yazara göre BEPT’yi çocuk çalışmasından ayıran önemli bir özellik vardır; çocuk terapisti ebeveynlerle ayrı görüşürken, BEPT terapisti bebek ve ebeveyn(ler)le birlikte görüşür. Bir çocuk kelimelerin sözlük anlamlarını anlar, oysa bebek anlamaz. Salomonsson Freud gibi çocukluk çağı kalıntılarının erişkinde var olmaya devam ettiğine inandığı için,BEPT’nin klinisyenlerin bu görüngüyü daha çabuk kavramasına ve deneyimlemesine yardımcı olabileceği varsayımını ortaya atıyor. Bebek ve çocuklarla yapılan psikanalitik çalışmalara ilgi duyan okurlar, Björn Salomonsson’un Majlis Wingberg Salomonsson’la kaleme aldığı, Çocuk ve Psikanaliz başlıklı sayımızda yer alan “Yakınlığın Engelle Karşılaşması ve Yeniden Kurulması: Bir Kız Çocuğun Bebekliğinden Çocuk Psikoterapisine Takibi” (2018) yazısını da okuyabilirler.
            Yıllığın kapanış makalesi, uzmanlık alanı epistemoloji ve psikoloji/psikanaliz tarihi olan akademisyen ve araştırmacı Fatima Caropreso’nun “Sabina Spielrein’ın Dilin Kökeni ve Gelişimine Dair Kuramı”. Caropreso bu makalesinde psikanaliz tarihinin önemli figürü Sabina Spielrein’ın ufuk açıcı iki çalışmasını derinlemesine inceliyor. Yazar, Spielrein’ın dil üzerine özgün bir psikanalitik bakış açısı geliştirdiğini, dilbilim ve nöroloji bilgisini psikanalize özgü hipotezlerle ve kendi gözlemleriyle bir araya getirerek hem dilin hem de düşüncenin kökenlerinin ve işleyişinin anlaşılmasına yenilikçi bir katkı sağladığını ortaya koyuyor. Caropreso’nun da gösterdiği gibi,  Spielrein dilin gelişimiyle ilgili iki ana çalışması olan “Çocuğun ‘Baba’ ve ‘Anne’ Kelimelerinin Kökeni” (1922) ve “Çocukların Düşüncesi, Afazi ve Bilinçaltı Düşünce Arasındaki Bazı Benzerlikler” (1923) isimli makalelerinde dilin bilinçaltından yaratıldığını ve bu nedenle dilsel boyutun bizi hep çocuksu düşünce deneyimine ve süreçlerine götürdüğünü oraya koymaktadır. Çocuksu düşünceler ise ataların deneyimiyle olan bağlarıyla bütünsel anlamlarına kavuşur. Caropreso’nun çalışması psikanaliz içinden ve dışından dilbilimle ilgilenen araştırmacıların ilgisini çekecek farklı ve üretken bir bakış açısı sunuyor.
           Son olarak; The International Journal of Psychoanalysis‘te yayımlanan bazı güncel makaleleri PEP’te yer alan IJP Open bölümünden yayımlanmadan önce okuyabilir, yorumlarınızla makalelere katkıda bulunabilirsiniz. Uluslararası Psikanaliz Yıllığı’yla ilgili haber ve gelişmelere Facebook (https://www.facebook.psikanalizyilligi.com), Twitter (PsikanalizYll) ve bloğumuzdan (http://psikanalizyilligi.com) ulaşabileceğinizi hatırlatır, keyifli ve verimli okumalar dileriz.
                                                                            
MELİS TANIK SİVRİ, Haziran 2020
Türkçe Uluslararası Psikanaliz Yıllığı Editör


* R. J. Perelberg’in geçmiş sayılarda yer alan makaleleri için bkz. “Kadına Kadına Analizlerde Aşk ve Melankoli (UPY 2018, Çev. M. Tanık Sivri); “Olumsuz Varsanılar, Rüyalar ve Varsanılar: Çerçeveleyen Yapı ve Analitik Ortamdaki Temsili” (UPY 2017, Çev. N. Erdem). 
* H. Weiss’ın geçmiş sayılarda yer alan makaleleri için bkz.” Yapısal Bir İlke ve Zihinsel Yaşamın Örgütleyicisi Olarak Bilinçdışı Düşlem: Kavramın Freud’dan Klein ve Takipçilerinden Bazılarına Uzanan Evrimi” (UPY 2018, Çev. N. Taşkıntuna).
* F. de Masi’nin geçmiş sayılarda yer alan makaleleri için bkz. “Ölüm Dürtüsü Kavramı Klinik Alanda Hâlâ Kullanışlı mı?” (UPY 2016, Çev. N. Taşkıntuna).
                                                                            
 
KAYNAKÇA
Ararat, M., Bayazıt, M., Başbay, P. Alkan, S. (2021, Mart 12). Salgın Sürecinde Çalışma Hayatı ve Ev İçi        Şiddet. Haziran 2021 tarihinde, https://turkey.unfpa.org/sites/default/files/pub-        pdf/badv_salginsurecindeevicisiddetvecalismahayati_2021.p adresinden alınmıştır.

Bergstein, A. (2010). Can sıkıntısı üzerine: Ruhsallığın kapsüllenmiş parçalarıyla yakın bir karşılaşma. (Ş. Postacı Sunar, Çev.), Ulusl. Psikanaliz Yıllığı, 2, 99-199.

Bergstein, A. (2014). Duraklamayı aşmak: Hayalleme, rüyalaştırma, karşı-rüyalaştırma. (M. Tanık Sivri, Çev.), Ulusl. Psikanaliz Yıllığı, 6, 153-186.

Salomonsson, B., Wingberg Salomonsson, M. (2018). Yakınlığın engelle karşılaşması ve yeniden kurulması: Bir kız çocuğun bebekliğinden çocuk psikoterapisine takibi. Ulusl. Psikanaliz Yıllığı, 10, 1-19. 

R. J. Perelberg’in geçmiş sayılarda yer alan makaleleri için bkz. “Kadına Kadına Analizlerde Aşk ve Melankoli (UPY 2018, Çev. M. Tanık Sivri),”Olumsuz Varsanılar, Rüyalar ve Varsanılar: Çerçeveleyen Yapı ve Analitik Ortamdaki Temsili” (UPY 2017, Çev. N. Erdem). 

H. Weiss’ın geçmiş sayılarda yer alan makaleleri için bkz. “Yapısal Bir İlke ve Zihinsel Yaşamın Örgütleyicisi Olarak Bilinçdışı Düşlem: Kavramın Freud’dan Klein ve Takipçilerinden Bazılarına Uzanan Evrimi” (UPY 2018, Çev. N. Taşkıntuna).

F. de Masi’nin geçmiş sayılarda yer alan makaleleri için bkz. “Ölüm Dürtüsü Kavramı Klinik Alanda Hâlâ Kullanışlı mı?” (UPY 2016, Çev. N. Taşkıntuna).

Yorum bırakın

Filed under IJP Yıllık

SUNUŞ: Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2017

Uluslararası Psikanaliz Yıllığı’nın 9. sayısıyla, okurlarla tekrar buluşmaktan dolayı mutluyuz. 2017 derlemesinin ana temasını Yıkım, Yeniden Yaratım ve Cinsellikler olarak belirledik. The International Journal of Psychoanalysis’in (IJP) 2016 sayılarında çıkan makalelerden derlediğimiz bu seçki her yıl olduğu gibi bu yıl da bir taraftan uluslararası psikanaliz topluluğunda öne çıkan temaları yansıtıyor. Diğer taraftan da ülkemizdeki psikanalitik, toplumsal ve kültürel ortamın verdiği esinle, belirli kıstaslar çerçevesinde yaptığımız seçimlerden oluşuyor. Bu kıstaslardan biri de geçmiş sayılarda gündeme gelen düşünce ya da temaları sürdürmektir. Bu anlamda elinizdeki kitabı, geçen yıl yayımlanan “Ölüm Dürtüsü” başlıklı 2016 derlemesindeki tartışmaların bir devamı olarak da okuyabilirsiniz. Bu defa yıkıcı ve saldırgan dürtülerin akıbetini, yıkıcılığın yaratıma dönüştüğü yaratıcı ruhsal hamleyi ele alan metinlerle konuyu ilerletmeyi amaçladık.

u.psikanaliz yıllığı.2017

Derlememizin ilk makalesi T. H. Ogden’in Yıkıcılığın Yeniden Değerlendirilmesi: Winnicott’un “Nesne Kullanımı ve Özdeşleşmeler Yoluyla İlişki Kurma” Makalesi Üzerine başlıklı çalışması. Ogden bu çalışmada Winnicott’un 1968 tarihli “Nesne Kullanımı ve Özdeşleşmeler Yoluyla İlişki Kurma” metnini ele alıyor. Ogden bir dönüm noktası oluşturan bu makalede “Winnicott’un bize nesne kullanımının nasıl bir his olduğunu gösterdiğini” ve bunun bir analistin “nesneleri kullanma kapasitesini geliştirme sürecini ilk kez keşfettiği an” olarak görülebileceği bir ilk olduğunu vurguluyor. Ogden bebeğin, annenin yeterli bir anne olma hissini gerçeklikte yok etmesi üzerinde duruyor. Annenin tam da yıkımdan hayatta kalma deneyimini yaşarken bebek için gerçek bir dış nesneye dönüştüğünü ortaya koyuyor. Hasta için de analistin hayatta kalmasının önemine değinen yazar, analistin yıkım deneyiminden sağ çıkabildiği ve çıkamadığı klinik örnekler getiriyor. Ogden’in bu Winnicott okuması, Winnicott’u yorumlayan bir başka çağdaş kuramcı olan Fransız psikanalist R. Roussillon’un görüşleriyle çarpıcı bir paralellik taşıyor. Nesne kullanımını “yoğrulabilir aracı” (medium malleable) kavramını içsel ve dışsal nesneyi kapsayacak şekilde genişleterek tasvir eden; anne nesnesini, deneyimleyen ve bebeğin deneyimine aracılık eden, “özne olan bir nesne” olarak tanımlayan Roussillon’un yıkıcılık, yaratıcılık ve simgeleştirme arasındaki ilişki üzerine görüşlerini UPY’nın geçmiş sayılarında okuyabilirsiniz.[1]

İtalyan psikanalist G. Civitarese Yüceltme Üzerine başlıklı makalesinde Freud’un kuramında önemli bir yeri olan, günümüzde ise sanat ve yaratıcılığa psikanalitik yaklaşımda artık eskisi gibi kullanılmayan yüceltmeyi farklı bir bakış açısıyla yeniden ele alıyor. Freud’un kuramında yıkıcı ve cinsel dürtülerin akıbetini tanımlayan “yüceltme” kavramının bir belirsizlik taşıdığına değinen yazar Freud’da ve Freud sonrası kuramcılarda kavramın gelişimini ve kapsamını uzun uzadıya inceledikten sonra felsefe ve estetik alanındaki “yüce” ve “yüce estetiği” mefhumunu yüceltmeyle ilintili olarak ele almayı öneriyor. Yüceliğin özünde kayıpla ve erken dönemdeki travma yaratan etkenle ilişkili olduğunu vurgulayarak, yüceltmeyi de bu bağlamda kavramlaştırmayı öneriyor. Civitarese’nin kavramlaştırması yüceltmeye Bioncu bir yaklaşım getiriyor. Bu makale derlemede felsefe ve sanat alanlarını psikanalizle buluşturan disiplinlerarası bir çalışma niteliği de taşımakta ve alan dışından okurların oldukça ilgisini çekeceğini tahmin ediyoruz.

***

Kitapta “cinsellikler” konusu Flanders ve arkadaşlarının çok kapsamlı bir çalışmasında ele alınıyor: Eşcinsellik Konusu Üzerine: Freud Ne Demişti? Çalışmada, Freud’un eşcinsellik üzerine görüşleri Fliess’e mektuplarındaki ilk varsayımlarından Psikanalizin Anahatları (1940) adlı kitabındaki son gözlemlerine kadar olan süreçte enine boyuna inceleniyor. Yazarlar Freud’un eşcinselliklerin varlığını teyit eden ilk kişi olduğu saptamasında bulunuyorlar. Freud’un yer yer çelişkili görüşlerini irdeleyerek onun eşcinsellik konusunda keskin yorumlardan uzak durduğunu ve bu  konuda daha ileri düşüncelere zemin oluşturan zengin ve çeşitlik içeren bir temel ortaya koyduğunu gösteriyorlar.

Cinsellik konusundaki bir başka çalışma da Britanyalı kuramcı D. Meltzer’in ilk defa gün ışığına çıkan bir makale taslağı: ARŞİV ÇALIŞMALARI: Donald Meltzer’in Cinsellik Üzerine Yayımlanmamış Taslak Makalesi. 2004 yılında vefat eden D. Meltzer Freud, M. Klein ve Bion’un kuramları arasında köprü kuran çalışmalarıyla tanınıyor. Psikanalize kazandırdığı kavramlar arasında bilhassa claustrum, içe nüfuz eden özdeşleşim (intrusive identification) yapışkan özdeşleşim (adhesive identification), parçalara ayırma/ayrılma (dismantling) ve estetik çatışma sayılabilir. ABD asıllı kuramcı 1954’te M. Klein’la analizden geçmek için Londra’ya gidip daha sonra orada yerleşerek Britanya vatandaşlığına geçmiştir. Kariyerine çocuk analisti olarak başlayan, daha sonra erişkin analisti de olan Meltzer, E. Bick’den süpervizyon almış ve  uzun yıllar Tavistock Kliniğinde çalışmıştır.

Makale Meltzer’in, kendisinden süpervizyon alan A. Mason’un vakası üzerine yorumlarından oluşuyor; yazarın cinsellik evreleriyle ilgili kuramının ve eşcinsellik hakkındaki görüşlerinin gelişimini sergiliyor. Süpervizyon vakasının ilgili kısımları da yayına dahil edilmiş. Taslağın nasıl bulunduğuna dair hayli ilginç öyküyü ise M. Rustin’in Meltzer’in Cinselliğe Yaklaşımı Üzerine Kısa Bir Yorum başlıklı sunuş metninde ve A. A. Bronstein’in makaleye eşlik eden “Giriş Yazısı”nda okuyabilirsiniz.

***

Kitapta psikanaliz tekniğinin kuramına dair farklı görüşleri bir araya getiren ve klinik çalışmayı örneklendiren Çağdaş Sohbetler bölümü altında 3 metin okuyacaksınız. B. Ithier’nin ayrıntılı vaka sunumunu da içeren Kimeraların Kolları makalesi ile onun yorumunu yorumlayan B. Reis’ın Canavarlar, Düşler ve Delilik: “Kimeraların Kolları” Üzerine Yorum ve J. Abram’ın Béatrice Ithier’nin “Kimeraların Kolları” Makalesi Üzerine Bir Yorum çalışmaları. Ithier, metnini M. de M’Uzan’ın kimera, T. H. Ogden’in “analitik üçüncü” ve Winnicott’un çizmece oyunu (squiggle) arasında kurduğu paralelliklere dayandırıyor. Hasta tarafından temsil edilemeyen ve seansta söze dökülemeyen deneyimi analistin işlemesinin yollarından biri olarak kimera’ya getirdiği yorumda kimera’yı zihinsel bir çizmece oyunu gibi ele alıyor.

Analistin hastanın simgeleşemeyen deneyimlerini temsile kavuşturma çalışmasına odaklanan diğer iki metin D. Birksted-Breen’in Biokülarite, Psikanalistin İşleyen Zihni makalesiyle R. Josef  Perelberg’in Olumsuz Varsanılar, Rüyalar ve Varsanılar: Çerçeveleyen Yapı ve Analitik Ortamdaki Temsili başlıklı çalışması. Bion’un “binokülarite” kavramına atıfta bulunan Birksted-Breen analistin tutumunu “bioküler” dikkat biçimiyle tanımlıyor. Hayallemeyle analiz etme işlevlerini bir araya getiren bioküler dikkatin “’gölgede’ kalmış veya temsil edilmemiş deneyimlerin öne çıkacağı, önce resimsel sonra fikirsel olarak şekillendirileceği ruhsal alanın geliştirilmesi için gerekli” olduğunu vurguluyor.  Yazar görüşlerini bir analizden çok etkileyici bir kesitle örneklendiriyor.

Josef Perelberg ise haftada beş seansla yürütülen bir analizde hastanın varsanımsı deneyimlerinin anlamını inceliyor. Analitik karşılaşmanın dramatik doğası üzerine düşüncelerini A. Green’in görüşlerine dayandıran yazar, çerçeveleyen yapının ve olumsuz varsanının zihnin yapılanmasındaki rolüne odaklanıyor. Bu makalede Green’in “olumsuzun çalışması” kavramını işleyen yazar “yıkım” ve “yaratım” konusunu genişleten bir katkı sunuyor.

***

Kitapta ayrıca günümüzün can alıcı meselelerinden biri olan mülteci sorununa ilişkin çok zengin bir çalışmaya yer verdik. M. Leuzinger-Bohleber ve arkadaşlarının Frankfurt Sigmund Freud Enstitüsü bünyesinde, başka kurumlarla işbirliği içinde yürüttüğü çalışmayı özetleyen ve sonuçlarını bildiren bu makale Psikanalizin Güncel Mülteci Krizine Katkısı Ne Olabilir?

ADIM ADIM’dan Ön Bildiriler: Bir “Ön Kabul Kampındaki” Mültecileri Destekleyen Psikanalitik Bir Pilot Proje ve Travma Yaşayan Mültecilere Kriz Müdahaleleri başlığını taşıyor. ADIM ADIM projesi ve Leuzinger-Bohleber ve arkadaşlarının çalışması güncel travmayla ilgili psikanalistlerin katkılarının ne denli önemli olduğunu gözler önüne seriyor. Bu katkının ülkemizde mültecilerle yapılan çalışmalarda klinisyenlere ilham vereceğine inanıyoruz.

Son olarak bu yıl da derlememizde bir psikanalitik film incelemesine yer verdik: Ida’nın Hikâyesi: Yas Değil Selamete Ererek Kurtuluş. Polonyalı psikanalist Maciej Musiał makalesinde Pawel Pawlikowski’nin ödüllü filmi Ida’yı inceliyor. Polonya’da Holokost sırasında ebeveynlerini kaybeden Ida’yla teyzesinin ağır kayıplarını ve çatışmalarını konu alan filmin analizi sevilen nesnelerin erken ve ani kaybının nasıl yas tutmayı engelleyen kahredici bir acı verdiğine odaklanıyor. Filmin ve makalenin mercek altına aldığı kayıp, yas ve travma konusu ise bu kitaptaki tüm makaleleri alttan alta kat eden temel meselelerden birini oluşturuyor kuşkusuz.

***

The International Journal of Psychoanalysis’teki güncel makalelerin bir kısmını PEP’te yer alan IJP Open kısmında, yayımlanmadan önce okuyabileceğinizi ve yorumlarınızla makalelere katkıda bulunabileceğinizi hatırlatmak isteriz.

Önümüzdeki yıl 10. sayımızda yine zengin bir içerikle ve bu defa 10. yıla özgü farklı bir etkinlikle okurlarla buluşmayı planlıyoruz.

Verimli ve keyifli okumalar dileriz.

 

Nilüfer Erdem

Türkçe Yıllıklar Editörü ve Avrupa Yıllıkları Baş Editörü

 

 

 

[1] Roussillon, R. (2016). “Birincil Simgeleştirme Üzerine Çalışmaya Giriş”. Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2016: Ölüm Dürtüsü. İstanbul: İstanbul:  Bilgiyay.

Roussillon, R. (2014). “Dürtülerin Bağlanması ve
Bağlanamamasında Nesnenin İşlevi”. Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2014: Psikanalizde Fransız Okulu.  İstanbul: Sel Yayıncılık.

SUNUŞ: Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2017 için yorumlar kapalı

Filed under Çağdaş psikanaliz makaleleri, IJP Yıllık, Yıllık 2017

2015: Mutlu Yıllar!

 

Anne.2014

– Kendinizi annenizin tahakkümü altında hissediyor musunuz?

– Hayır, hissetmiyor!

(Mike Flanagan/www.CartoonStock.com)

2015: Mutlu Yıllar! için yorumlar kapalı

Filed under IJP Yıllık

“Hatırlamak Üzerine: Freud ve Green”

25 Mayıs 2014 tarihinde ULUSLARARASI PSİKANALİZ YILLIĞI ve ROBİNSON CRUSOE 389 KİTABEVİ ortak etkinliği olarak, Salt Beyoğlu’nda  gerçekleştirilen konferansın metnidir.  

Bella Habip, Eğitim Psikanalisti ve Süpervizör

Uluslararası Psikanaliz Dergisi’nin Türkçede yayımlanan Yıllığı 6. yaşına bastı. Yıllığımızın tanıtım toplantısında psikanalitik bir meseleyi, şimdiye kadar yayımlanmış yıllıklar içindeki bir makale çerçevesinde tartışmaya açmayı tarafıma öneren yayın kurulu üyelerine ve tabii bizi bu güzel ortamda ağırlayan Robinson Crusoe Kitabevi ve Salt Beyoğlu yetkililerine teşekkür ederim.

Bu sunumun konusu hatırlamak üzerine, kısacası bellek üzerine olacak. Bu konuyu seçmemi tetikleyen başlıca unsur bu buluşmanın semtinin tarihi Beyoğlu olması ve projemize sahip çıkan kitapevinin köklü bir kurum olmasıdır diyebilirim. Bu iki mekânın ortaklaşa benim imgelemimde işaret ettiği alan bellek oldu. Bu arada itiraf etmeliyim, Salt Beyoğlu gibi yine böyle tarihi bir mekânda kurulmuş bir sanat galerisi içinde Freud’un bellek kuramını konuşmak ve konuşturmakla kendimi adeta çağdaş sanattaki yerleştirme çalışmasının bizzat içinde bulmuş gibi hissediyorum.

Bellek konusunu 2009 tarihli Uluslararası Psikanaliz Yıllığı’ndaki André Green imzalı “Freud’un Zamansallık Kavramı: Güncel Görüşlerle Olan Farklılıklar” adlı konferans metnine gönderme yaparak ele alacağım. Bu metinde André Green Freud metnini derinlemesine çalışarak psikanaliz tedavisindeki zamana ve belleğe yönelik düşüncelerini bize aktarıyor. Metin tabii burada ele alınamayacak kadar geniş ve kapsamlı. Ben bir ucundan tutacağım ve metinde benim gözüme çarpan bir hususu ele alacağım. O da hatırlamak konusu ve Freud metnindeki iki farklı hatırlama biçimi üzerine Green’in işaret ettikleri olacak. Bu iki farklı hatırlama biçiminin altını çizmek bence salt biz ruh sağaltıcılarının doğrudan pratiğini sorgulamıyor ama aynı zamanda toplumsal belleğimizi de korumanın üzerine, özellikle de travma içeren sosyal patlamalarla dile gelen hasarlı belleğimizi, ifşa etme ve hatırlama yeteneğimizi yeniden inşa etme konusunda bize bazı ipuçları veriyor. Konuşmamın sonunda toplumsal belleğe de işaret ederek bazı sorular soracağım.

Green bu hatırlama konusunu doğrudan zaman kavramıyla ele alır ve şöyle bir tespitte bulunur: Ruhsal hayatımızda iki türlü zaman vardır, der. Birincisi canlı ve hareketli bir zamandır. Canlı ve hareketli bir zamanı biz hastanın hatırlama yeteneğinde görürüz. Nasıl görürüz? Örneğin hasta bir rüya görüp sonradan o rüya üzerine aklına gelenleri serbestçe söylediğinde, yani dile getirdiğinde biz psikanalist olarak seviniriz zira analizan ruhsal hayatının kapılarını bize açmıştır. Seviniriz çünkü rüyadaki imgeler salt imge olmaktan çıkarlar ve düşünmeye ve çağrışım yapmaya zemin hazırlarlar. Ve nihayetinde seviniriz zira rüyadaki imgelerin dile gelmesiyle birlikte dürtüler ham bir şekilde boşalmazlar; dürtünün kendisi imge ve söz yoluyla temsil imkânına kavuşur, yani bir şeyleri temsil etme imkânına kavuşur. Nihayetinde bilinçlenmenin yolu açılmıştır.

Oysa bir de ölü zaman vardır Green’e göre. Ölü ve hareketsiz bir zaman tabii dürtüsüz bir zaman değil, dürtünün kullanışsız olduğu bir zamansallıktır ruhsal hayatta. Ölü zamanın canlı zamandan olan farkı ruhsal hayatın fakirliğidir. Örneğin hasta fazla konuşmaz, konuşsa da günlük meselelerin işlemci yönüne odaklanır. Yani bir şeyleri yapmaktan, halletmekten söz eder. Yaşamı sürekli halledilmesi gereken bir zaman dilimi olarak algıladığı için ne yaşadığından çok ne yaptığına odaklanır. Hasta sanki bir tür ölüm kalım savaşı içindedir ve konuşmaktan keyif almadığı gibi konuşmanın çağrışımsal boyutu sınırlıdır, bazen yoktur bile. Hatta bazen rüya da hiç görmez, görse bile o rüyanın arkasından çağrışım gelmez. Hasta bazı imgelere muammaymışçasına bakar ve konuyu değiştirir. İşte böyle bir ruhsallık, içinde temsil barındırmaz, yani anlatılan öteberi üzerine bir şeyleri temsil etmek, bir şeyleri düşünmek mümkün değildir. Zaman adeta durmuştur, ölü bir zamandır burada söz konusu olan, zira içinde sürekli aynı şeyler tekrarlanır, bir tür hastalıklı tekerrür vardır. Örneğin analiz tedavisinden çıkalım ve geçmişte yapılan haksızlıklara mütemadiyen hayıflanan ve bunu aynı sözcüklerle yapan kişileri düşünelim. Ya da hep aynı şekilde başarısızlığa uğrayan, terk edilen, bir tür kötü kaderden yakınan insanları düşünelim. Ya da eski düşmanlıkları yıllar boyu taze tutan hınçlı ve öfkeli insanları düşünelim. Bu kişiler zamanı durdurmuşlardır zira ölümcül bir tür tekrarlayıcılık içindedirler. Green işte bu tür bazı hastaların temsillerle, yani rüya, çağrışım gibi daha sağlıklı diyebileceğimiz yollarla hatırlamadıklarını, eylemle yoluyla tekrarladıklarını ileri sürer. Dürtü temsile değil boşaltıma yöneldiği için analiz tedavisi eylem içinde devam eder.

Böylece Green temsille eylemi karşılaştırır. Unutmayalım temsil içeren ruhsal süreçler daha gelişmiş, daha insancıl ve yaşama daha yakındır. Eylem içerikli ruhsal süreçler ise dürtünün doğrudan boşaltıldığı temsilden yoksun bir ruhsal sürece işaret eder ve içinde bolca yıkıcılığı ve ölümü barındırır.

Şimdi Green’in metninden çıkıp Freud’a geri dönüyorum ve bu hareketli zamanın nasıl bir şey olduğunu size anlatmak istiyorum. Psikanaliz tedavisinde birçoğunuz biliyorsunuzdur, ama bilmeyenler için söylüyorum, anlam dediğimiz şey analizanın çağrışımlarının birbirleriyle kurduğu bağın içinden ortaya çıkar. Analizanın hop diye hatırladığı bir şey değildir anlam. Bu ani hatırlama denilen şey kısmen katarsis deneyimlerinde mevcuttu ve psikanaliz öncesi Freud ve Breuer’in hipnozla tedavi ettikleri döneme ait bir uygulamada ortaya çıkan bir görüngüydü. Hipnoz altındaki kişi hipnoz durumundan çıktıktan sonra hipnoz altında hatırladıklarını hipnoz sonrası unutuyordu, hatta unutmaya zorlanıyordu. Bu tedavinin ayrıntılarına girmek istemiyorum; bunun için Freud ve Breuer’in Histeri Üzerine Çalışmalar adlı yapıtına başvurabilirsiniz ama sadece şunu söyleyebilirim: O dönemde yani 1895 yılı öncesine ait dönemde Freud ve Breuer histeriklerin anılarından; anılarının onlara duyumsattığı çeşitli duygu ve duygulanımlardan dolayı acı çektiklerini düşünüyorlardı. Dolayısıyla yaptıkları iş de onları hipnoz altına sokmak, patojen anıyı tespit etmek ve bu anıyı hipnoz altında silmek, unutmalarını telkin etmekti. Sonuç ne oluyordu? Tabii telkinle silinen anı hastayı kısmen rahatlatıyordu ama iyileştirmiyordu, zira bilinçlenme yoktu. Kısmen iyileştirici olan şey hekimin otoritesiydi ve onun sayesinde hastanın sakinleşmesiydi. Ama hastanın belirtileri hızla yer değiştiriyor ve nevroz bütün ihtişamıyla etkisini devam ettiriyordu.

Freud’un hipnozu terk etmesi ve psikanaliz yöntemine başvurmasıyla anıları ortaya çıkarma yöntemi de değişti. Yöntem serbest çağrışım olacaktı ve hasta aklından geçenleri serbestçe söyleyecekti. Freud hastanın çağrışımlarını takip ederek farklı çağrışım katmanları arasında bağ kurmaktaydı. Bunu böyle yapmasının nedeni Freud’un bellekle ilgili görüşleri idi ki bu görüşler hâlâ günümüzde geçerlidir. Freud belleği belli bir merkezi olan ve farklı katmanlara sahip olan bir kütüphaneye benzetiyordu. Bu merkezden çıkan yan yollar da vardı ve bu yollar farklı katmanların arasından geçerek farklı öğeleri de birleştiriyordu. Hastanın serbestçe söyledikleri kendi aralarında bir bağ yokmuş gibi gözükseler de, farklı bir dinleme ve farklı bir sıralamayla, gizlenmiş farklı bir anlam ortaya çıkıyordu.

Ama biraz önce de belirttiğim gibi kimi ruhsal işleyişler doğrudan zamansızlığa işaret ederler, zamanı durdururlar hatta yok ederler. Bu tür ruhsallıklarda hatırlama, imge ve temsil üzerinden değil, eylem yoluyla gerçekleşir. Green Freud’un 1914’te kaleme aldığı Hatırlama, Tekrarlama ve Derinlemesine Çalışma adlı metnine gönderme yapar. Bu metinde Freud’un yeni bir fikir ortaya attığını ve bazı hastaların hatırlamak yerine eyleme vurarak tekrarladığını ileri sürmesinin önemli olduğunun altını çizer. Tabii hasta bir şeyleri tekrarladığından, bir şeyleri tekrarlayarak hatırladığından bihaberdir, yani bu olgu tamamıyla bilinçdışıdır. Örneğin küçük yaşta yüksekten düşmüş bir hasta bu olayı analizi sırasında farklı biçimlerde eyleme geçirmiştir. Birincisi seansa gelirken otobüse yetişmek isterken düşüp yaralanmıştır. Bu düşme bir yıl sonra tekrar eder bu sefer hasta ayağını burkar ve topallayarak seansa gelir. Sık sık irili ufaklı bir kaza geçirmektedir. Ama analizin daha ileri bir safhasında düşme imgesi bir rüyada belirecek ve hasta kendini yerde uzanmış bir halde görecektir. Analist üzerine eğilmiş onu yerden kaldırmaktadır. Düşmek ve kaza olguları nihayet simgeleşmekte, daha ileri bir düzeyde dile gelmektedir. Çocukluk çağında travma yaratmış bu olay (bu olayın travma yaratmasının düşmeden değil annenin kapsama ve koruyucu işlevlerinin eksikliğinden olduğunu tabii söylemeliyim) nihayetinde simgeleşecek üzerinde konuşulacak hale gelmiştir. Artık bu olayın travması üzerine konuşulacak hale gelmesi demek, onun analiz edilebilir duruma da gelmesi demektir, anlam kazanması demektir. Neden o esnada kimse yoktu yanında sorusu tabii çok farklı alanlara, tarihsel gerçekliğin ruhsallıkla birleştiği, ruhsal gerçekliğin ta kendisine ulaştıracaktır.

Eylem üzerinden hatırlamak konusunun bize açtığı kapılar kısıtlı olsa da çeşitlilik arzediyor. Bu kapılar ruhsallığın derin katmanlarına ulaşmamızı sağladıkları gibi bu ulaşımı sağlayan yöntemlere de işaret ediyor. Green’in altını çizdiği gibi örneğin “geçişlilik alanları”nın tesis edilmesi, analitik alanın bu ham dürtüselliğe yanıt verebilecek kıvamda olması, özgürlüğün ve spontaneitenin, yani kendiliğindenliğin deneyimlenmesiyle oyun ve yaratıcılığın teşvik edilmesini salık veren Winnicott’un çığır açan düşüncelerini unutmayalım. Eylem, içinde ham dürtüsellik barındırdığı için yıkıcıdır. Ama eylem arkaik belleği de barındırır, bu yüzden içinde umut barındırır; yeter ki o umut yeşerebileceği uygun ortamı bulsun ya da yaratabilsin, Winnicott’un yaratıcılık kuramına gönderme yaparsak…

Green işte burada önemli bir tespitte bulunur. Bilinçdışı ile altbenlik arasındaki farka işaret eder (bu iki terim için Freud’un Almancada farklı sözcükler kullandığını biliyoruz) ve bilinçdışını bilinçaltından ayıran farkın bilinçdışında temsillerin olması, bilinçaltının ise dürtülerden mütevellit olması değildir sadece Green’e göre. En önemli fark harekettir der Green. Yani analizanın serbest çağrışımlarında bir tümceden bir diğerine gitmesini sağlayan şey harekettir. Ve en önemlisi de der Green dönüşümü sağlayan unsur da harekettir zira bilinçaltının dürtü etkeni sayesinde daha farklı ve daha geniş bir dönüşüm alanı elde edilir. Oysa bir rüya analizinde şey temsilinden kelime temsiline doğru giderken dönüşüm sınırlıdır. Burada Green’in psikanalizin ilk dönemlerine mahsus, yoğun katartik deneyimlerin tekrar önem kazanmasını dolaylı bir şekilde vurgulamasını varsayabiliriz. Dürtülerin deposu olarak tarif edilen altbenliğin sağladığı hareketliliğin izini sürerek bazı temel sahnelere ulaşabiliriz, ya da ulaşımımız nerede kesiliyor onu tespit edebiliriz.

Dürtüsel hareket bize sanki bir yol haritası çiziyor ve analistin seans içinde olası müdahaleleri konusunda bizi aydınlatıyor. Nerede susması, nerede yorumlaması, nerede yorum yerine inşaya başvurması gerektiği vs. Ama belki de burada vurgulanan en önemli şey dürtüsel hareketin belleğin taşıyıcısı olduğu, belleğin her daim bizle birlikte olduğu, belleksiz bir insan eyleminin olanaksızlığı. Bu düşünce tabii ileriye yönelik hem psikanaliz tedavisi için hem de insanı ilgilendiren her türlü kavrayış ve etiği konusunda umudu da barındırıyor. Ki zaten Freud sonrası Winnicott, Bion gibi kuramcılar da temsilden çok eyleme başvuran ruhsallıkları analiz edebilecek kuram ve pratikleri geliştirdiler. Bu kuramların ortak özelliğini, eylemle hatırlayan bu ruhsallığı kapsamak ve muhafaza etmek adına uygun analitik ortamın düzenlenişini sağlamak ve bu ortam içinde analistin daha fazla aktif olmasını sağlamak şeklinde özetleyebiliriz. Ve tabii en önemlisi eylem bir ötekini de doğrudan hatırlama alanına çektiği için, eylem bir ötekine yönelik olduğu için salt bireysel ruhsallığı ilgilendirmez. Ortak oluşturulmuş bir ruhsallık söz konusudur burada ve tabii insanlığın, insan topluluklarının ortaklaşa hatırladıkları bir bellekten de söz edilebilir bu durumda.

Şimdi Green’in metnini bir kenara bırakıyorum ve şöyle bir soru sormak istiyorum. Tıpkı bireysel bellek için söz konusu olduğu gibi, toplumsal bir bellek söz konusu olduğunda da, bu tespitler toplumların hatırlamaya karşı gösterdikleri direnci analiz ederken bize yol gösterebilirler mi? Hatırlamanın bireysel yaşamımızda terapötik olduğunu 1895 yılından beri biliyoruz; bireysel yaşamımızda hatırlamanın bir sağlıklılık göstergesi olduğunu da biliyoruz. Ama bir toplum hatırlama konusunda aciz ve tutucu olduğu zaman şaşırmıyoruz, hatta olağan karşılıyoruz. Toplum geçmişi araştıran bir arkeoloğa ya da yıldızlara bakarak dünyanın geçmişini araştıran astronomlara karşı sonsuz hürmet beslerken, kendi geçmişi konusunda yapılan araştırmalara neden bu kadar direnç göstermektedir? Toplumsal belleği oluşturmak ve geliştirmek neden her toplumda farklı derecelerde de olsa çetin savaşlar sonucunda mümkün olabiliyor? İnsanlar neden “Yeter her şey geçmişte kaldı, artık önümüze bakalım, ilerleyelim” diyorlar? Ya da tam tersine, zamanı durdurup hep bir travma anını tekrar edermişçesine, zamanı yok ederek kendilerini yıkıcılığa ve ölüme terk ediyorlar? Volkanik bir patlama şeklinde seyreden toplumsal patlamaların analizinde de ya da tekrarlama zorlantısı biçiminde kayıp geçmişi yâd eden melankolik ve saldırgan ideolojilerin analizinde de psikanalizin değişim, dönüşüm, farklı anımsama biçimleri ve zamansallık kavramlarını kullanabilir miyiz?

 

1 Yorum

Filed under Yıllık 2014

Andrea Sabbadini İstanbul’da

The International Journal of Psychoanalysis (IJP) Film Bölümü Editörü Andrea Sabbadini Psike İstanbul’un davetlisi olarak İstanbul’da. 26 Nisan Cumartesi günü 15.30 – 20.15 arası Moda Sahnesi’nde “Psike İstanbul Sinema Akşamları” kapsamında bir etkinlik gerçekleştirilecek. 2 film gösteriminin ardından, Sabbadini’nin  filmlerle ilgili sunumu ve katılımcılarla film tartışması yer alacak. Filmler: “Surviving Life” (Hayatta Kalmak), Yön. J. Svankmayer ve“Lifeline” (Hayat Çizgisi) ( Kısa Film), Yön. V. Erice.  Biletler Moda Sahnesi gişesinde satılmaktadır. Yer ayırtmak için tel: 0 216 330 58 00.

Andrea Sabbadini İstanbul’da için yorumlar kapalı

Filed under Duyuru

Uluslararası Psikanaliz Yıllığı PEP Web’de

PEP Web’e giren ilk  Türkçe  yayın olmanın mutluluğunu ve gururunu meslektaşlarımızla paylaşıyoruz.

Pep Web, psikanaliz, psikoloji ve psikiyatri camiası mensuplarının çok yakından tanıdığı, dünyanın en büyük psikanaliz veritabanıdır.

PEP Web Freud’dan Klein’a, Winnicott’tan Bion’a, Kernberg’den Ogden’e, Balint’ten Green’e, Fairbairn’den O’Shaughnessy’ye, Bowlby’den Mahler’e geçmişte ve bugün yazan binlerce psikanaliz kuramcısının makalelerini ve kitaplarını okurlara ağ üzerinden ulaştırmaktadır.

The American Journal of Psychoanalysis’ten Studies in Gender and Sexuality’ye, The International Journal of Psychoanalysis’ten Neuropsychoanalysis’e, Journal of Child Psychotherapy’den The International Journal of Psychoanalytic Self Psychology’ye çok geniş bir dergi yelpazesini okurlara sunmaktadır.

Şimdi bu yayınlar arasında Uluslararası Psikanaliz Yıllığı da yer alıyor. Bu yıl Yıllıkların ilk iki sayısı olan 2009 ve 2010 sayılarını PEP Web’den okuyabilirsiniz. Ayrıca 2011, 2012, ve 2013 Yıllıklarındaki makalelerin özetlerine ulaşabilirsiniz.  Önümüzdeki yıllarda da sonraki sayılar zamanı geldiğinde PEP Web’de yayımlanmaya devam edecektir.

Uluslararası Psikanaliz Yıllığı’nı PEP Web’den okumak için tıklayın.

Uluslararası Psikanaliz Yıllığı PEP Web’de için yorumlar kapalı

Filed under IJP Yıllık

IJP OPEN

The International Journal of Psychoanalysis (IJP) 25 Ocak tarihinden itibaren online bir tartışma platformu başlattı: IJP Open. Kayıt olan herkes ücretsiz ulaşabiliyor. IJP’ye yayımlanmak üzere gönderilen makaleleri akran incelemesinden, değerlendirme ve seçim sürecinden önce okuyup kendi yorumlarını yazabiliyor. Metinler sitede İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Portekizce, İtalyanca ya da Almanca olarak yer yer alıyor. Yorumlar da bu dillerden biriyle yapılabiliyor.
IJP Open’a www.ijp-open.org adresinden ulaşabilirsiniz.

IJP OPEN için yorumlar kapalı

Filed under IJP Yıllık

Çağdaş Sanat Estetiğine Psikanalitik Bir Bakış

Bu yazı Adela Abella’nın “Çağdaş Sanat ve Hanna Segal’in Estetik Üzerine Düşünceleri” makalesi üzerine yazılmıştır. Makaleyi okumak için: Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2011, İstanbul, Sel Yayıncılık.

Sanat ile psikanalizin alışverişi Freud’un sanatçılara karşı duyduğu ilgi ve merak ile başlar denilebilir. Bu alışverişi Freud’un çevresinde sanata ve edebiyata düşkün birçok takipçinin olmasına borçlu olduğumuz gibi, Freud’un edebiyat, resim ve heykel alanında ortaya çıkardığı eşsiz metinlerin yepyeni bir alanın temellerini attığını da ileri sürebiliriz.

İşte İsviçreli psikanalist Adela Abela’nın Uluslararası Psikanaliz Yıllığı’nda yer alan “Çağdaş Sanat ve Hanna Segal’in Estetik Üzerine Düşünceleri” adlı makalesi Freud’un açtığı yoldan devam ederek, sanatı, özellikle de çağdaş sanatı psikanalitik düşünce ile buluşturan ilginç bir çalışma. Yazar bu çalışmasında Freud ve Melanie Klein’ın takipçisi Hanna Segal’in sanata dair düşüncelerindeki benzerlik ve farklılıkları inceler ve çağdaş sanattaki hakikat arayışını ve yeni düşünme yolları konusunda kendi görüşlerini ileri sürer.

Freud’a göre “güzellik” arayışı sevilen, yüceleştirilen cinsel nesneye karşı beslenen cinsel arzunun yüceltilmesi ve kültürel alana dâhil edilmesidir. Bu kültürel edim aynı zamanda cinsel arzunun temel nesnesinden de vazgeçmedir, onun yasını tutmadır. Her ne kadar Freud daha ileri yıllarda ölümü, narsisist tümgüçlülüğü ve saldırganlığı da sanat eserini tetikleyen unsurlar olarak belirtmişse de bunlar onun için ikincil düzeyde kalır ve temelde Freud’a göre cinsel arzunun yüceltilmesi yani cinselliğin başlangıçtaki arzuyu gerçekleştirme hedefinden sapıp kültürel edimlere yönelmesi başattır.

Freud’un çalışması ağırlıklı olarak sanatçının ruhsallığını ve bilinçdışı düşlemlerini içerirken Hanna Segal’in çalışması sanatçıdan çok sanat eseri üzerinedir. “Estetiğe Psikanalitik Bir Yaklaşım” başlıklı çığır açıcı makalesinde, yenilikçi ve etkili bir sanat kavrayışı ortaya koyar. Segal’e göre sanat pratiği, sevdiğimiz nesneye verdiğimizi hissettiğimiz ya da düşlemlediğimiz zararın onarılmasına imkân sağlar: “[…] yaratıcılık gerçekte bir zamanlar sevilmiş ve bir zamanlar bütün olan, ama şimdi kayıp ve harap olmuş bir nesnenin, harap olmuş bir iç dünyanın ve kendiliğin yeniden yaratılmasıdır”. Dolayısıyla, sanatsal faaliyet “sevilen nesneyi benliğin dışında ve içinde kurtarma ve yeniden yaratma” çabası olarak görülebilir ki bu da, simge oluşumunun eşlik ettiği başarılı bir yas çalışmasını içerir. Bu sürecin sonucu, dışarıda, bir sanat eseri biçimi kazanmış “yepyeni bir gerçekliğin yaratılması”, aynı zamanda benliğin zenginleşmesi, yeniden bütünlenmesi ve canlanmasıdır.

Adela Abela ise estetik hazzın doğasına yoğunlaşır ve bu bağlamda sadece güzelliğe değil çirkin olana da yer verir. Çirkin olan şey, yani düşlemde hırpalanmış, zarar görmüş nesnenin doğasına değgin Segal’in tespitinden hareket eden yazar çağdaş sanatı ele alır ve onun, ille güzellik, ahenk, denge gibi klasik değerleri yakalamanın peşinde olmadığını vurgular. Hatta tam tersine, çağdaş sanat en yoğun, en etkili ve güçlü ifadeyi bulmaya çalışırken, çoğu zaman en ham haliyle çirkinliği, şiddeti ve düzensizliği, ya da anlamsız, rastlantısal ve geçici olanı içeren biçimsel araçları kullanabilir. Yeni bir güzellik anlayışı getiren çağdaş sanatın önde gelen isimlerinden Marcel Duchamp’ın işlerine gönderme yaparak sanatın sadece güzelliğin, duyusallığın ve görsel hazzın dünyası değil, özgür düşünmeyi ve yeni hakikatlerin, yeni fikirlerin de keşfini sağlayan bir alan olduğunu vurgular. Keza John Cage’in müzikal performansına da gönderme yapan yazar, sanatçının sanatı kendini ifade edeceği bir araç olarak değil, dinleyicide değişimi ve dönüşümü sağlayan bir etkinlik olarak tarif etmesinin altını çizer ve Bion’un ruhsallıktaki dönüşüm üzerine olan düşünceleri ile bir paralellik kurar.

Bella Habip

Resimler: Marcel Duchamp, Hanna Segal ve “Tepe Tıraşı” M. Duchamp 1919.

marcel_duchampHanna SegalTonsure Marcel Duchamp_1919

Çağdaş Sanat Estetiğine Psikanalitik Bir Bakış için yorumlar kapalı

Filed under IJP Yıllık