“Hatırlamak Üzerine: Freud ve Green”


25 Mayıs 2014 tarihinde ULUSLARARASI PSİKANALİZ YILLIĞI ve ROBİNSON CRUSOE 389 KİTABEVİ ortak etkinliği olarak, Salt Beyoğlu’nda  gerçekleştirilen konferansın metnidir.  

Bella Habip, Eğitim Psikanalisti ve Süpervizör

Uluslararası Psikanaliz Dergisi’nin Türkçede yayımlanan Yıllığı 6. yaşına bastı. Yıllığımızın tanıtım toplantısında psikanalitik bir meseleyi, şimdiye kadar yayımlanmış yıllıklar içindeki bir makale çerçevesinde tartışmaya açmayı tarafıma öneren yayın kurulu üyelerine ve tabii bizi bu güzel ortamda ağırlayan Robinson Crusoe Kitabevi ve Salt Beyoğlu yetkililerine teşekkür ederim.

Bu sunumun konusu hatırlamak üzerine, kısacası bellek üzerine olacak. Bu konuyu seçmemi tetikleyen başlıca unsur bu buluşmanın semtinin tarihi Beyoğlu olması ve projemize sahip çıkan kitapevinin köklü bir kurum olmasıdır diyebilirim. Bu iki mekânın ortaklaşa benim imgelemimde işaret ettiği alan bellek oldu. Bu arada itiraf etmeliyim, Salt Beyoğlu gibi yine böyle tarihi bir mekânda kurulmuş bir sanat galerisi içinde Freud’un bellek kuramını konuşmak ve konuşturmakla kendimi adeta çağdaş sanattaki yerleştirme çalışmasının bizzat içinde bulmuş gibi hissediyorum.

Bellek konusunu 2009 tarihli Uluslararası Psikanaliz Yıllığı’ndaki André Green imzalı “Freud’un Zamansallık Kavramı: Güncel Görüşlerle Olan Farklılıklar” adlı konferans metnine gönderme yaparak ele alacağım. Bu metinde André Green Freud metnini derinlemesine çalışarak psikanaliz tedavisindeki zamana ve belleğe yönelik düşüncelerini bize aktarıyor. Metin tabii burada ele alınamayacak kadar geniş ve kapsamlı. Ben bir ucundan tutacağım ve metinde benim gözüme çarpan bir hususu ele alacağım. O da hatırlamak konusu ve Freud metnindeki iki farklı hatırlama biçimi üzerine Green’in işaret ettikleri olacak. Bu iki farklı hatırlama biçiminin altını çizmek bence salt biz ruh sağaltıcılarının doğrudan pratiğini sorgulamıyor ama aynı zamanda toplumsal belleğimizi de korumanın üzerine, özellikle de travma içeren sosyal patlamalarla dile gelen hasarlı belleğimizi, ifşa etme ve hatırlama yeteneğimizi yeniden inşa etme konusunda bize bazı ipuçları veriyor. Konuşmamın sonunda toplumsal belleğe de işaret ederek bazı sorular soracağım.

Green bu hatırlama konusunu doğrudan zaman kavramıyla ele alır ve şöyle bir tespitte bulunur: Ruhsal hayatımızda iki türlü zaman vardır, der. Birincisi canlı ve hareketli bir zamandır. Canlı ve hareketli bir zamanı biz hastanın hatırlama yeteneğinde görürüz. Nasıl görürüz? Örneğin hasta bir rüya görüp sonradan o rüya üzerine aklına gelenleri serbestçe söylediğinde, yani dile getirdiğinde biz psikanalist olarak seviniriz zira analizan ruhsal hayatının kapılarını bize açmıştır. Seviniriz çünkü rüyadaki imgeler salt imge olmaktan çıkarlar ve düşünmeye ve çağrışım yapmaya zemin hazırlarlar. Ve nihayetinde seviniriz zira rüyadaki imgelerin dile gelmesiyle birlikte dürtüler ham bir şekilde boşalmazlar; dürtünün kendisi imge ve söz yoluyla temsil imkânına kavuşur, yani bir şeyleri temsil etme imkânına kavuşur. Nihayetinde bilinçlenmenin yolu açılmıştır.

Oysa bir de ölü zaman vardır Green’e göre. Ölü ve hareketsiz bir zaman tabii dürtüsüz bir zaman değil, dürtünün kullanışsız olduğu bir zamansallıktır ruhsal hayatta. Ölü zamanın canlı zamandan olan farkı ruhsal hayatın fakirliğidir. Örneğin hasta fazla konuşmaz, konuşsa da günlük meselelerin işlemci yönüne odaklanır. Yani bir şeyleri yapmaktan, halletmekten söz eder. Yaşamı sürekli halledilmesi gereken bir zaman dilimi olarak algıladığı için ne yaşadığından çok ne yaptığına odaklanır. Hasta sanki bir tür ölüm kalım savaşı içindedir ve konuşmaktan keyif almadığı gibi konuşmanın çağrışımsal boyutu sınırlıdır, bazen yoktur bile. Hatta bazen rüya da hiç görmez, görse bile o rüyanın arkasından çağrışım gelmez. Hasta bazı imgelere muammaymışçasına bakar ve konuyu değiştirir. İşte böyle bir ruhsallık, içinde temsil barındırmaz, yani anlatılan öteberi üzerine bir şeyleri temsil etmek, bir şeyleri düşünmek mümkün değildir. Zaman adeta durmuştur, ölü bir zamandır burada söz konusu olan, zira içinde sürekli aynı şeyler tekrarlanır, bir tür hastalıklı tekerrür vardır. Örneğin analiz tedavisinden çıkalım ve geçmişte yapılan haksızlıklara mütemadiyen hayıflanan ve bunu aynı sözcüklerle yapan kişileri düşünelim. Ya da hep aynı şekilde başarısızlığa uğrayan, terk edilen, bir tür kötü kaderden yakınan insanları düşünelim. Ya da eski düşmanlıkları yıllar boyu taze tutan hınçlı ve öfkeli insanları düşünelim. Bu kişiler zamanı durdurmuşlardır zira ölümcül bir tür tekrarlayıcılık içindedirler. Green işte bu tür bazı hastaların temsillerle, yani rüya, çağrışım gibi daha sağlıklı diyebileceğimiz yollarla hatırlamadıklarını, eylemle yoluyla tekrarladıklarını ileri sürer. Dürtü temsile değil boşaltıma yöneldiği için analiz tedavisi eylem içinde devam eder.

Böylece Green temsille eylemi karşılaştırır. Unutmayalım temsil içeren ruhsal süreçler daha gelişmiş, daha insancıl ve yaşama daha yakındır. Eylem içerikli ruhsal süreçler ise dürtünün doğrudan boşaltıldığı temsilden yoksun bir ruhsal sürece işaret eder ve içinde bolca yıkıcılığı ve ölümü barındırır.

Şimdi Green’in metninden çıkıp Freud’a geri dönüyorum ve bu hareketli zamanın nasıl bir şey olduğunu size anlatmak istiyorum. Psikanaliz tedavisinde birçoğunuz biliyorsunuzdur, ama bilmeyenler için söylüyorum, anlam dediğimiz şey analizanın çağrışımlarının birbirleriyle kurduğu bağın içinden ortaya çıkar. Analizanın hop diye hatırladığı bir şey değildir anlam. Bu ani hatırlama denilen şey kısmen katarsis deneyimlerinde mevcuttu ve psikanaliz öncesi Freud ve Breuer’in hipnozla tedavi ettikleri döneme ait bir uygulamada ortaya çıkan bir görüngüydü. Hipnoz altındaki kişi hipnoz durumundan çıktıktan sonra hipnoz altında hatırladıklarını hipnoz sonrası unutuyordu, hatta unutmaya zorlanıyordu. Bu tedavinin ayrıntılarına girmek istemiyorum; bunun için Freud ve Breuer’in Histeri Üzerine Çalışmalar adlı yapıtına başvurabilirsiniz ama sadece şunu söyleyebilirim: O dönemde yani 1895 yılı öncesine ait dönemde Freud ve Breuer histeriklerin anılarından; anılarının onlara duyumsattığı çeşitli duygu ve duygulanımlardan dolayı acı çektiklerini düşünüyorlardı. Dolayısıyla yaptıkları iş de onları hipnoz altına sokmak, patojen anıyı tespit etmek ve bu anıyı hipnoz altında silmek, unutmalarını telkin etmekti. Sonuç ne oluyordu? Tabii telkinle silinen anı hastayı kısmen rahatlatıyordu ama iyileştirmiyordu, zira bilinçlenme yoktu. Kısmen iyileştirici olan şey hekimin otoritesiydi ve onun sayesinde hastanın sakinleşmesiydi. Ama hastanın belirtileri hızla yer değiştiriyor ve nevroz bütün ihtişamıyla etkisini devam ettiriyordu.

Freud’un hipnozu terk etmesi ve psikanaliz yöntemine başvurmasıyla anıları ortaya çıkarma yöntemi de değişti. Yöntem serbest çağrışım olacaktı ve hasta aklından geçenleri serbestçe söyleyecekti. Freud hastanın çağrışımlarını takip ederek farklı çağrışım katmanları arasında bağ kurmaktaydı. Bunu böyle yapmasının nedeni Freud’un bellekle ilgili görüşleri idi ki bu görüşler hâlâ günümüzde geçerlidir. Freud belleği belli bir merkezi olan ve farklı katmanlara sahip olan bir kütüphaneye benzetiyordu. Bu merkezden çıkan yan yollar da vardı ve bu yollar farklı katmanların arasından geçerek farklı öğeleri de birleştiriyordu. Hastanın serbestçe söyledikleri kendi aralarında bir bağ yokmuş gibi gözükseler de, farklı bir dinleme ve farklı bir sıralamayla, gizlenmiş farklı bir anlam ortaya çıkıyordu.

Ama biraz önce de belirttiğim gibi kimi ruhsal işleyişler doğrudan zamansızlığa işaret ederler, zamanı durdururlar hatta yok ederler. Bu tür ruhsallıklarda hatırlama, imge ve temsil üzerinden değil, eylem yoluyla gerçekleşir. Green Freud’un 1914’te kaleme aldığı Hatırlama, Tekrarlama ve Derinlemesine Çalışma adlı metnine gönderme yapar. Bu metinde Freud’un yeni bir fikir ortaya attığını ve bazı hastaların hatırlamak yerine eyleme vurarak tekrarladığını ileri sürmesinin önemli olduğunun altını çizer. Tabii hasta bir şeyleri tekrarladığından, bir şeyleri tekrarlayarak hatırladığından bihaberdir, yani bu olgu tamamıyla bilinçdışıdır. Örneğin küçük yaşta yüksekten düşmüş bir hasta bu olayı analizi sırasında farklı biçimlerde eyleme geçirmiştir. Birincisi seansa gelirken otobüse yetişmek isterken düşüp yaralanmıştır. Bu düşme bir yıl sonra tekrar eder bu sefer hasta ayağını burkar ve topallayarak seansa gelir. Sık sık irili ufaklı bir kaza geçirmektedir. Ama analizin daha ileri bir safhasında düşme imgesi bir rüyada belirecek ve hasta kendini yerde uzanmış bir halde görecektir. Analist üzerine eğilmiş onu yerden kaldırmaktadır. Düşmek ve kaza olguları nihayet simgeleşmekte, daha ileri bir düzeyde dile gelmektedir. Çocukluk çağında travma yaratmış bu olay (bu olayın travma yaratmasının düşmeden değil annenin kapsama ve koruyucu işlevlerinin eksikliğinden olduğunu tabii söylemeliyim) nihayetinde simgeleşecek üzerinde konuşulacak hale gelmiştir. Artık bu olayın travması üzerine konuşulacak hale gelmesi demek, onun analiz edilebilir duruma da gelmesi demektir, anlam kazanması demektir. Neden o esnada kimse yoktu yanında sorusu tabii çok farklı alanlara, tarihsel gerçekliğin ruhsallıkla birleştiği, ruhsal gerçekliğin ta kendisine ulaştıracaktır.

Eylem üzerinden hatırlamak konusunun bize açtığı kapılar kısıtlı olsa da çeşitlilik arzediyor. Bu kapılar ruhsallığın derin katmanlarına ulaşmamızı sağladıkları gibi bu ulaşımı sağlayan yöntemlere de işaret ediyor. Green’in altını çizdiği gibi örneğin “geçişlilik alanları”nın tesis edilmesi, analitik alanın bu ham dürtüselliğe yanıt verebilecek kıvamda olması, özgürlüğün ve spontaneitenin, yani kendiliğindenliğin deneyimlenmesiyle oyun ve yaratıcılığın teşvik edilmesini salık veren Winnicott’un çığır açan düşüncelerini unutmayalım. Eylem, içinde ham dürtüsellik barındırdığı için yıkıcıdır. Ama eylem arkaik belleği de barındırır, bu yüzden içinde umut barındırır; yeter ki o umut yeşerebileceği uygun ortamı bulsun ya da yaratabilsin, Winnicott’un yaratıcılık kuramına gönderme yaparsak…

Green işte burada önemli bir tespitte bulunur. Bilinçdışı ile altbenlik arasındaki farka işaret eder (bu iki terim için Freud’un Almancada farklı sözcükler kullandığını biliyoruz) ve bilinçdışını bilinçaltından ayıran farkın bilinçdışında temsillerin olması, bilinçaltının ise dürtülerden mütevellit olması değildir sadece Green’e göre. En önemli fark harekettir der Green. Yani analizanın serbest çağrışımlarında bir tümceden bir diğerine gitmesini sağlayan şey harekettir. Ve en önemlisi de der Green dönüşümü sağlayan unsur da harekettir zira bilinçaltının dürtü etkeni sayesinde daha farklı ve daha geniş bir dönüşüm alanı elde edilir. Oysa bir rüya analizinde şey temsilinden kelime temsiline doğru giderken dönüşüm sınırlıdır. Burada Green’in psikanalizin ilk dönemlerine mahsus, yoğun katartik deneyimlerin tekrar önem kazanmasını dolaylı bir şekilde vurgulamasını varsayabiliriz. Dürtülerin deposu olarak tarif edilen altbenliğin sağladığı hareketliliğin izini sürerek bazı temel sahnelere ulaşabiliriz, ya da ulaşımımız nerede kesiliyor onu tespit edebiliriz.

Dürtüsel hareket bize sanki bir yol haritası çiziyor ve analistin seans içinde olası müdahaleleri konusunda bizi aydınlatıyor. Nerede susması, nerede yorumlaması, nerede yorum yerine inşaya başvurması gerektiği vs. Ama belki de burada vurgulanan en önemli şey dürtüsel hareketin belleğin taşıyıcısı olduğu, belleğin her daim bizle birlikte olduğu, belleksiz bir insan eyleminin olanaksızlığı. Bu düşünce tabii ileriye yönelik hem psikanaliz tedavisi için hem de insanı ilgilendiren her türlü kavrayış ve etiği konusunda umudu da barındırıyor. Ki zaten Freud sonrası Winnicott, Bion gibi kuramcılar da temsilden çok eyleme başvuran ruhsallıkları analiz edebilecek kuram ve pratikleri geliştirdiler. Bu kuramların ortak özelliğini, eylemle hatırlayan bu ruhsallığı kapsamak ve muhafaza etmek adına uygun analitik ortamın düzenlenişini sağlamak ve bu ortam içinde analistin daha fazla aktif olmasını sağlamak şeklinde özetleyebiliriz. Ve tabii en önemlisi eylem bir ötekini de doğrudan hatırlama alanına çektiği için, eylem bir ötekine yönelik olduğu için salt bireysel ruhsallığı ilgilendirmez. Ortak oluşturulmuş bir ruhsallık söz konusudur burada ve tabii insanlığın, insan topluluklarının ortaklaşa hatırladıkları bir bellekten de söz edilebilir bu durumda.

Şimdi Green’in metnini bir kenara bırakıyorum ve şöyle bir soru sormak istiyorum. Tıpkı bireysel bellek için söz konusu olduğu gibi, toplumsal bir bellek söz konusu olduğunda da, bu tespitler toplumların hatırlamaya karşı gösterdikleri direnci analiz ederken bize yol gösterebilirler mi? Hatırlamanın bireysel yaşamımızda terapötik olduğunu 1895 yılından beri biliyoruz; bireysel yaşamımızda hatırlamanın bir sağlıklılık göstergesi olduğunu da biliyoruz. Ama bir toplum hatırlama konusunda aciz ve tutucu olduğu zaman şaşırmıyoruz, hatta olağan karşılıyoruz. Toplum geçmişi araştıran bir arkeoloğa ya da yıldızlara bakarak dünyanın geçmişini araştıran astronomlara karşı sonsuz hürmet beslerken, kendi geçmişi konusunda yapılan araştırmalara neden bu kadar direnç göstermektedir? Toplumsal belleği oluşturmak ve geliştirmek neden her toplumda farklı derecelerde de olsa çetin savaşlar sonucunda mümkün olabiliyor? İnsanlar neden “Yeter her şey geçmişte kaldı, artık önümüze bakalım, ilerleyelim” diyorlar? Ya da tam tersine, zamanı durdurup hep bir travma anını tekrar edermişçesine, zamanı yok ederek kendilerini yıkıcılığa ve ölüme terk ediyorlar? Volkanik bir patlama şeklinde seyreden toplumsal patlamaların analizinde de ya da tekrarlama zorlantısı biçiminde kayıp geçmişi yâd eden melankolik ve saldırgan ideolojilerin analizinde de psikanalizin değişim, dönüşüm, farklı anımsama biçimleri ve zamansallık kavramlarını kullanabilir miyiz?

 

1 Yorum

Filed under Yıllık 2014

One response to ““Hatırlamak Üzerine: Freud ve Green”

  1. Bella Hanım’ın sunumunun son paragrafındaki soru ülkemizde toplumsal belleği ilgilendiren, hatırlamakla hatırlamamak arasında bir tercih yapmamızı bekleyen önemli bir meseleyi akla getiriyor. 1915 “Ermeni Soykırımı”. Psikanaliz kuramının ve kliniğinin bize sağladığı verileri bu bağlamda toplumsal boyuta uyarlayacak olursak: Acı da olsa hatırlayan, böylece en nihayetinde yaralarını saran ve bu dehşet verici hatıranın üstesinden gelen “sağlıklı” bir toplum olmayı başaracak mıyız; yoksa tarihinin, kimliğinin bir parçasını kesip atan veya inkâr eden ve bu eksiklikle aksayarak ilerlemeye çalışan, bu yönüyle “hastalıklı” bir toplum olarak kalmaya devam mı edeceğiz? Bu bağlamda akla gelen bir başka soru da, toplumsal düzlemde hatırlamanın ve derinlemesine çalışmayla yaraları sarmanın “çerçevesi” nasıl olmalıdır, sorusu. Çünkü psikanaliz uygulamasında analist ile analizan kuralları net ve kesin biçimde belirlenmiş olan ve değişmeden kalacağının garantisi verilen bir çerçeve içinde bir araya gelirler. Analistin analizana baştan işaret ettiği “aklınıza gelen her şeyi, değiştirmeden, saçma, ayıp, uygunsuz diye ayıklamadan söyleyin” şeklindeki serbest çağrışım davetinin gerçekleşebilmesi bireysel analizde çerçevenin bu koruyucu ve değişmez niteliğinin garantisi altındadır. Yani analizan ne söylerse söylesin kınanmayacağını, saldırıya uğramayacağını ya da sarf edilen sözlerin hiçbir şekilde eyleme dökülmeyeceğini bilir. Toplumsal düzlemde, bu defa gruplar, acı olan ve bu yüzden duygusal patlamalara yol açabilecek bir konuyu ele alırken hangi çerçeve içerisinde bir araya gelebilirler? Ortada bir tarafın acısı varsa ve karşı taraf bu acıyı anlamaya soyunacaksa mutlaka açığa çıkacak suçluluk duygusu olacaktır. Tahammül edilmesi zor olan bu duygudan kaçılmaması ve onun yıkıcı bir tepkiye dönüşmemesi bakımından da çerçevenin önemli bir koruyucu ve düzenleyici işlevi olacağı muhakkaktır. Çerçeve söze dökme sürecinde, yani acıları temsillere büründürme ve bu yolla dönüştürme sürecinde, grupları ve söz alan bireyleri yıkıcı çatışmalardan koruyucu işlev taşımalıdır. Ülkemizde Ermeni halkın çektiği acıları bugüne dek karşılıklı konuşamamamızda, henüz böyle koruyucu ve düzenleyici bir çerçevenin toplumsal, siyasi, kurumsal düzlemlerde oluşturulamamış olmasının da önemli bir rolü bulunduğu düşünülemez mi?
    Nilüfer Erdem