“Psikanaliz Eğitimi ve Sonrası- Yıllık 2015”

Sunuş

Nilüfer Erdem

Türkçe Yıllıklar Editörü

Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2015 derlemesiyle sizlere merhaba diyoruz.

Psikanaliz eğitimi ülkemizde giderek kök salıyor ve kurumsallaşıyor. Psikanalist olmak dünyanın her yerinde, yıllarca takip edilen kuramsal ve klinik seminerlerle çok uzun zamana yayılan, meşakkatli bir süreç. Öte yandan psikanalist adayı eğitimini tamamlayıp analist olduğunda da sonlanmayıp farklı biçimlerde devam eden bir süreç bu. Psikanalist olmanın sürekli bir içsel çalışmayı içerdiğini ve bunun analist olmanın önemli boyutlarından biri olduğunu gündeme getirmek arzusuyla, Yıllığın bu yedinci sayısını Psikanaliz Eğitimi ve Sonrası teması etrafında şekillendirdik.

Bu çerçevede seçtiğimiz ilk makale Danimarkalı psikanalist Mette Møller’in İlk Görüşmede Analistin Kaygıları: Analitik Duruşa Karşı Engeller başlığını taşıyan çalışması. Makale Avrupa Psikanaliz Federasyonu (EPF) bünyesinde 2003 yılından bu yana araştırmalar yürüten Psikanalizi Başlatma Çalışma Grubu’nun (PBÇG), Psikanalizi Başlatma Çalıştaylarından topladığı verilere dayanarak kaleme alınmış. Bu yönüyle makale psikanalitik araştırmaların nasıl yürütüldüğüne dair bir örnek de teşkil ediyor. Grubun daimi üyesi olan Møller, on yılı aşkın süredir çalıştaylarda incelenen çok sayıda ilk görüşmenin içeriğini tartışıyor. Makalenin araştırma sorusu, neden daha fazla kişinin psikanaliz tedavisini tercih etmediği üzerine. Psikanaliz eğitimini tamamlayan ve divanda analitik tedavi yapmaya yetkili kılınan analistin, kendisine başvuran kişilere kolayca ve sıklıkla analiz önerdiği düşünülebilir. Verilerin incelenmesi durumun hiç de öyle düşünüldüğü gibi olmadığını, analistlerin hastalarına divanda analizi önerme konusunda önemli bilinçdışı dirençleri olduğunu ortaya koyuyor. Makalede ele alınan bu içsel dirençler, formel eğitim sonrası analistlerin kendileri üzerinde sürdürmeleri gereken içsel çalışmanın önemini ve boyutlarını ortaya koyuyor.

İlk Görüşmelerdeki Süreç Yönelimli Psikanaliz Çalışması ve Açılış Sahnesinin Önemi başlıklı makalede Peter Wegner, analistle hastanın ilk karşılaşmalarında analistin hastayı dinleme biçimine yön veren tutumunu irdeliyor. Møller’e paralel şekilde Wegner de “Eğer ben kendim belirli bir hasta ile tedaviye başlayabileceğimi ve başlamayı da istediğimi bilmezsem hasta nasıl psikanaliz sürecine girer?” sorusunu ortaya atıyor. Bu sorunun izini süren Wegner, ilk görüşmelerle ilgili bazı kuramsal yaklaşımları ve temel kavramları özetledikten sonra, “açılış sahnesi” olarak adlandırdığı ilk karşılaşmada analist ile müstakbel analizan arasındaki etkileşime odaklanıyor. “Açılış sahnesi”ni analist ile hasta arasındaki etkileşimin tamamı olarak tanımlayan yazar, bu etkileşimin ilk söylenen cümle de dâhil olmak üzere, seans öncesi selamlaşmadan görüşmenin kendisine kadar her şeyi içerdiğini belirtiyor. Wegner kendi adlandırdığı biçimiyle “serbest dalgalanan içgözlem” sayesinde, görüşmelerde bizzat analistin bir “tanı aracı” haline geldiğini vurguluyor ve analistin sadece tanı koyup yorumlarda bulunmasının yetmeyeceğini; aktarım-karşıaktarım etkileşiminde olup bitenlerin bir parçası olarak kendisini de gözlemlemesi gerektiğini hatırlatıyor. Analistin kendini analiz etme yetisi olmazsa her görüşmenin başarısızlık tehdidi altında olacağını belirten Wegner, psikanalistin eğitiminin farklı biçimler altında bireysel bir çalışma olarak hep devam ettiğini, psikanalistlik mesleğinin hiç bitmeyen bir içsel çalışmayı gerekli kıldığını gözler önüne seriyor. Wegner açılış sahnesine dair görüşlerini ve ilk görüşmede analistin kendisinin bir tanı aracı oluşunu psikosomatik ve depresif rahatsızlıkları olan genç bir kadın hastanın ayrıntılı vakasının anlatımıyla örneklendiriyor.

Alessandra Lemma, Analistin Bedeni ve Psikanalitik Çerçeve: Cisimleşmiş Çerçeve ve Sembiyotik Aktarım Üstüne Düşünceler başlıklı makalesinde, analistin bedeninin çerçevenin cisimleşmiş bir özelliği olarak kavramlaştırılmasının getireceği katkıyı irdeliyor. Özellikle sembiyotik aktarım geliştiren veya analistin bedenindeki en ufak değişikliklere karşı hassas olan hastaları anlamada bu yaklaşımın yardımcı olabileceğini ileri sürüyor. Bu görüşleri yoğun bir sembiyotik aktarımı olan bir kadın hastayla çalışması etrafında anlatan yazar, analizin üçüncü yılında analist saçlarını kestirdiğinde hastanın buna verdiği güçlü tepkiyi ve analistin bedenindeki bu değişimin, analizin gidişatında nasıl dramatik bir değişim yarattığını anlatıyor.

Psikanalist olmak sürekli bir içsel çalışmayla mümkünse yıllar içinde bu çalışma nasıl değişimler geçiriyor? Analist yaşlandığında ne oluyor? Psikanalistlik mesleğinin bir sonu var mı? Olmalı mı? Analist belli bir yaşta emekliye ayrılmalı mı? İsviçreli psikanalist Danielle Quinodoz’nun bu sorulara yanıt arayan iki mektubu ile Joe Schachter’in ona yanıtına bu sayıda yer verdik. Psikanaliz alanında nadiren ele alınan yaşlılık ve yaşlılıkta psikanaliz üzerine önemli çalışmaları olan, bu konuda öncü bir yazar olan Danielle Quinodoz’nun[1] mektupları konuya ışık tutumalarının ötesinde, bir psikanalistin mesleği ve uygulaması üzerine nasıl bir düşünme yöntemi izlediğinin canlı örneğini sunuyor. Danielle Quinodoz ilk mektupta geçtiğimiz yıl İsviçre Psikanaliz Cemiyetinde yapılan tartışmalarda ortaya atılan, yaşı ilerleyen analistle ilgili görüşleri kendine özgü duyarlı ve zengin yorumuyla aktarıyor. Psikanalistin aynı anda birçok yaşta olduğunu vurgulayan Quinodoz, analistin, yalnızca düşlemsel yaşını dikkate aldığı takdirde zamanın geçişinden etkilenmiyormuşçasına tehlikeli bir tümgüçlülük duygusuna yenilme riski taşıdığını vurguluyor. Düşünsel ya da coşkusal yetilerinin artık tam anlamıyla hâkimi olmayan analistin, inkâr ve tümgüçlülük tuzağına düşmemek için sadece bireysel çabalarının yeterli olmadığını, kurumsal çerçeve ve kuralların da bu konuda devreye girmesinin önemini vurguluyor. Joe Schachter Danielle Quinodoz’ya verdiği cevapta kendi kurumu ve pratiğinden yola çıkarak yaptığı gözlemlerle yazarın önerilerine katkıda bulunuyor. Son olarak Danielle Quinodoz, Schachter’e yanıtında onun getirdiği kurumsal önerileri tartışıyor.

Bu sayıda odaklandığımız bir başka tema ise “sapkınlık”. Bu konuda iki önemli makaleye yer verdik. Bunlardan ilki Paul-Claude Racamier’nin ilkin 1980’li yılların ortasında yayımlanmış olan ve sapkınlık kavramına yepyeni bir yaklaşım getiren Narsisist Sapkınlık Üzerine başlıklı makalesi. Geleneksel olarak cinsel bileşenle nitelenen sapkınlıkların -röntgencilik, teşhircilik, fetişizm- artık yerini zalimlik, zarar verme arzusu ve yıkıcılık içeren davranışlarla tanımlanan bir sapkınlık anlayışına bıraktığı noktada, Racamier’nin narsisist sapkınlık kavramı bu yönde çığır açan makalelerden birini oluşturuyor. Racamier’nin çalışmasına Fransız psikanalist Paul Denis’nin kaleme aldığı Paul-Claude Racamier’nin “Narsisist Sapkınlık Üzerine” Adlı Makalesine Giriş metni eşlik ediyor.

Sapkınlık konulu bir diğer makale de İspanyol asıllı Amerikalı analist Jaime P. Nos’un Sapkın İlişkilenmede Gizli İttifaka Sevk Etme: Ölüm Kaygısını Kamufle Eden Sapkın Canlandırma ve Bastiyonlar başlıklı çalışması. Nos sapkın ilişkilenmenin klinikteki önemli işlevlerinden birine değiniyor. Analizanın, analitik çalışmaya karşı, analistle “sapkın bir anlaşma” oluşturma yönünde bilinçdışı bir çaba içinde olduğunu vurguluyor. Analisti analizanın suç ortağı yapan bu sesiz ve kronik ittifakın yol açtığı ve analisti de içine dâhil ettiği canlandırmaları ve eyleme dökmeleri inceliyor. Bu konuda geniş bir literatür taramasına yer veren Nos’un makalesi uzun, ayrıntılı ve çok etkileyici bir vaka örneğiyle destekleniyor. Bu makale aynı zamanda, analistin özel yaşantısını ve öznel büyük bir acısını analiz sürecine nasıl dahil ettiğini gösteren vaka örneğiyle, bu sayının ana temasını oluşturan analistin içsel çalışmasına dair makaleler arasında yerini alıyor.

Çocuk ve ergen psikanaliziyle ilgili olarak seçtiğimiz makale, günümüzde çocuk ve ergenlerde en sık tanısı konan rahatsızlık olan Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunu (DEHB) ele alıyor. Alman psikanalist Michael Günter Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB): Bir Duygulanım İşleme ve Düşünce Bozukluğu mu? başlıklı makalede karmaşık bir sendrom olan DEHB’yi psikanalitik bakış açısıyla yeniden gözden geçirmeyi öneriyor. Bion’un alfa işlevi kavramını merkeze alan yazar, alfa işlevindeki yetersizliğin, yani düşünce, duygulanım ve coşkuları işlemedeki eksikliğin DEHB’de önemli rolü olduğunu ve bu eksikliğin nesne ilişkilerini çıkmaza sokan sonuçlar yarattığını ileri sürüyor. DEHB’yi bu yetersizliğin telafisi için geliştirilen semptomlar olarak değerlendirmeyi öneriyor. Sadece bilgisayar oyunları oynayabilen, ötekiyle hiçbir şekilde iletişim kuramayan 9 yaşındaki Lukas’ın ayrıntılı vaka örneğinin verildiği makale, bizde de çokça konan DEHB tanısıyla çalışan terapist ve analistlerin ilgiyle okuyacakları zengin bir çalışma.

Yıllığın önceki sayılarında önemli çağdaş yazarlardan Thomas H. Ogden’in ünlü psikanaliz kuramcılarının yapıtlarını incelediği seriden iki makaleyi Türkçeleştirmiştik: Fairbairn Neden Okunmalı? (2011)[2] ve Susan Isaacs’ı Okumak: Kökten Gözden Geçirilmiş Bir Düşünme Kuramına Doğru (2012)[3]. Bu sayıda serinin en yeni makalesi olan Çöküş Korkusu ve Yaşanmamış Hayat başlıklı metne yer verdik. Ogden bu çalışmada Donald W. Winnicott’un günümüzde pek çok kuramcıya esin kaynağı olan Çöküş Korkusu (Fear of Breakdown) makalesini ele alıyor. Winnicott’un, yayımlanmış en son önemli çalışması olan bu metinde, okurdan sadece okur değil o makalenin yazarı da olmasını istediğini vurgulayan Ogden, yazarın bıraktığı boşlukları ve satır aralarını dolduran bir okumaya girişiyor. Winnicott’un Çöküş Korkusu’nda tartıştığı klinik örnekleri ayrıntılı biçimde yeniden gözden geçiriyor. Bu korkunun psikotik bir kırılmayla ilgili olmadığını vurgulayan Ogden, yazarın düşüncesini daha ileriye götürerek, ilkel ıstırap ve çöküş korkusunun pençesindeki bireyin, yaşamının bir parçasının kendisinden alınmış olduğu hissini taşıdığını, ona kalan yaşamın büyük ölçüde yaşanmamış bir hayat olduğu hissiyle dolu olduğunu ve bu hissin bireye çöküş korkusunun kaynağını bulmada temel bir itici güç sağladığını öne sürüyor.

Haydée Faimberg’in derlemeye dâhil ettiğimiz Winnicott’ta Baba İşlevi: Psikanalitik Çerçeve başlıklı makalesi Ogden’in çalışmasıyla birbirini tamamlar nitelikte. Winnicott ile Bleger’in çerçeve kavramlaştırmalarını karşılaştıran Faimberg “baba işlevi” ile “psikanalitik çerçeve” kavramlarını birbirine bağlayan yeni bir yol öne sürüyor.

Her sayıda olduğu gibi bu defa da uygulamalı psikanaliz örneklerine yer verdik. Bunlardan ilki disiplinlerarası çalışmalar yapan İsrailli araştırmacı Yariv Orgad’ın Aile Sırları ve -K Üzerine başlıklı çalışması. Orgad, Bion’un -K kavramını semiyotik alanından başka kavramlarla harmanlayarak, psikanalizin önemli konularından biri olan “aile sırları”nın oluşumuna ışık tutuyor. Yorumlarını Mike Leigh’in Secrets and Lies (Sırlar ve Yalanlar) filminin analizine dayandıran yazar aile sırlarını, “ailenin hakikat üretim alanını hedef alan yıkıcı bir süreç” olarak tanımlıyor.

Uygulamalı psikanaliz alanından diğer örnek ise Arjantinli-Kanadalı psikoterapist Cecilia Taiana’nın Ölenin Yasını Tutmak, Kaybolanın Yasını Tutmak: Namevcut Mevcudiyetin Gizemi başlıklı incelemesi. Otuz yılı aşkın süredir ruhsal travma üzerine çalışan Taiana bu makalede, 1970’lerde Arjantin’de askeri diktatörlük tarafından “kaybedilen” binlerce insanın yakınlarının tedavisinde karşılaşılan zorlu yas süreçlerinin özelliklerini irdeliyor. Yorumlarını Laplanche’ın gizemli mesaj kavramına dayandıran yazar, yas sürecinde, kaybolmuş yakınının kaybolmuş bedeninin yarattığı bir imkânsızlıkla karşı karşıya kalan kişinin deneyimlediği “özel yas süreçleri”ni tanımlıyor. Taiana’nın ele aldığı kayıp yakınlarının mücadelesi ülkemizde güçlükle de olsa aydınlatılmayan çalışılan “faili meçhuller”le ve kaybolmuş yakınlarının izini süren Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle paralellikler taşıyor. Makale ülkemizin yakın tarihine ve bugününe damgasını vuran bu bireysel ve toplumsal yaranın ruhsal boyutuyla da değerlendirilmesine katkıda bulunacak önemli kavramlaştırmalar ve düşünceler içeriyor. Yıllığın 2012 sayısında Arjantin’deki diktatörlük, “kirli savaş” ve Plaza de Mayo anneleriyle ilgili bir çalışma yayımlamıştık: Julia Reinemann’ın İmgesel ile Gerçek Arasında: Arjantin’deki Yas ve Melankolinin Portre Fotoğrafları başlıklı incelemesi[4]. Taiana’nın bu sayıdaki makalesiyle, bu konunun takibini devam ettiriyoruz.

***

2015 Yıllığı yayına hazırlandığı sırada, 8 Nisan 2015 tarihinde, bu sayının yazarlarından Danielle Quinodoz’nun vefat haberini aldık. Grenoble (Fransa) doğumlu olan, Paris’te psikoloji okuyan, Cenevre Üniversitesinde Jean Piaget ile çalışan Danielle Quinonodoz 1960 yılında psikanalist Jean-Michel Quinodoz ile evlenerek İsviçre’ye yerleşmişti. Psikanaliz eğitimini İsviçre Psikanaliz Cemiyeti’ne (SSPsa) bağlı olarak tamamladı, daha sonra SSPsa eğitim analisti oldu. Cenevre’de kendi ofisinde serbest psikanalist olarak çalışmaktaydı. Pek çok önemli makalenin yazarı olan Danielle Quinodoz, Le Vertige (Baş Dönmesi) adlı kitabıyla Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) 1989 Sacerdoti Ödülünü ve 1995 Psikoloji Ödülünü almıştı. Danielle Quinodoz Psike İstanbul derneği eğitim programında seminerler de vermişti. Psikanaliz eğitimini İstanbul’da ya da frankofon bir çerçevede almış Türkiyeli pek çok meslektaşımızın hocası olan değerli psikanalist Danielle Quinodoz’yu sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.

***

Bu sayıdan itibaren yayın hayatımıza İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları Psike İstanbul Psikanaliz Kitaplığı dizisi çatısı altında devam etmekten dolayı mutluyuz. Bilgi Üniversitesi Yayınları ve Psike İstanbul’la bu işbirliğinin, okurlarımızla sadece kitapta değil, farklı tartışma zeminlerinde de bir araya gelme fırsatlarını yaratacak değerli bir bilimsel buluşma olduğuna inanıyoruz.

Yıllığın 2009, 2010, 2011 tarihli ilk üç sayısının tüm makalelerine Türkçe olarak PEP-WEB’den ulaşabileceğinizi hatırlatmak isteriz. 2012, 2013 ve 2014 sayılarındaki makalelerin ise özetlerini PEP’te bulabilirsiniz. Biliyorsunuz Uluslararası Psikanaliz Yıllığının bir blogu var: http://psikanalizyilligi.com Bloğumuzdan, Yıllıklardaki makaleler üzerine tartışmaları okuyabilir, duyuruları takip edebilir, yorum ve yazılarınızla siz de katkıda bulunabilirsiniz. Ayrıca Uluslararası Psikanaliz Yıllığıyla ilgili haber ve gelişmeleri Facebook (https://www.facebook.psikanalizyilligi.com) ve Twitter (PsikanalizYll) üzerinden takip edebilirsiniz.

Son olarak, hatırlatalım: The International Journal of Psychoanalysis tarafından geçen yıl başlatılan IJP Open uygulaması devam ediyor. Online bir tartışma platformu olan IJP Open’a üye olarak IJP makalelerini henüz yayımlanmadan, akran değerlendirmesi aşamasında okuyup, siz de değerlendirmeye katkıda bulunabilirsiniz. Bununla ilgili ayrıntılı bilgi www.ijp-open.org adresinde yer alıyor.

Uluslarası Psikanaliz Yıllığı 2015 sayısının meslektaşları ve psikanalizle ilgilenenleri verimli bir tartışma ortamında buluşturacağına inanıyoruz.

Notlar:

[1] Danielle Quinodoz’nun yaşlılıkla ilgili daha önce Yıllıkta yayımlanmış kapsamlı bir metni için bkz: “Yaşlanmak: Bir Psikanalistin Bakış Açısı”, ed. B. Habip, çev. A. Yazıcı, Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2009, s. 119- 139, İstanbul: Yapı Kredi Yayıncılık (ya da online Türkçe metin için bkz. PEP-WEB). Yazarın Türkçe yayımlanmış diğer makaleleri: İğdiş Olma Kaygısının Kadıncası, Kadınlık Yeniden içinde, ed. B. Habip, çev. Y. Aksu, 2003, s. 235-252, İstanbul: İthaki; Psikanalitik Çerçevenin Kapsama İşlevi, Psikanalitik Bakışlar II: Psikanalitik Çerçeve içinde, ed. N. Erdem, çev. C. Altunbaş, 2007, 89- 104, İstanbul: PPPD Yayını.

[2] “Fairbairn Neden Okunmalı?”, ed. B. Habip, çev. A. Day, Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2011, s. 87-104,İstanbul: Sel Yayıncılık (ya da online Türkçe metin için bkz. PEP-WEB).

[3] “Susan Isaacs’ı Okumak: Kökten Gözden Geçirilmiş Bir Düşünme Kuramına Doğru”, ed. B. Habip, çev. N. Erdem, Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2012, s. 53-70, İstanbul: Sel Yayıncılık (ya da online Türkçe metin için bkz. PEP-WEB).

[4] “İmgesel ile Gerçek Arasında: Arjantin’deki Yas ve Melankolinin Portre Fotoğrafları”, ed. B. Habip, çev. M. Tanık Sivri, Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2012, s. 93-113, İstanbul: Sel Yayıncılık.

Yorum bırakın

Filed under Yıllık 2015

Yıllık 2015: Psikanaliz Eğitimi ve Sonrası… Kitapçılarda!

The International Journal of Psychoanalysis’te 2014 yılında yayımlanmış makalelerden derlediğimiz “Psikanaliz Eğitimi ve Sonrası” temalı Yıllık 2015 çıktı.

İçindekiler

Sunuş – Nilüfer Erdem

1- İlk Görüşmede Analistin Kaygıları: Analitik Duruşa Karşı Engeller – Mette Møller

2- İlk Görüşmelerdeki Süreç Yönelimli Psikanaliz Çalışması ve Açılış Sahnesinin Önemi – Peter Wegner

3- Analistin Bedeni ve Psikanalitik Çerçeve: Cisimleşmiş Çerçeve ve Sembiyotik Aktarım Üstüne Düşünceler- Alessandra Lemma

4- Editöre Mektup: Psikanalist Hangi Yaşta Emekli Olmalı? – Danielle Quinodoz

5-Editöre Mektup: Danielle Quinodoz’ya Yanıt – Joseph Schachter

6-Editöre Mektup: Joseph Schachter’in Yorumlarına Yanıt – Danielle Quinodoz

7- Paul-Claude Racamier’nin “Narsisist Sapkınlık Üzerine” Adlı Makalesine Giriş – Paul Denis

8- Narsisist Sapkınlık Üzerine – Paul-Claude Racamier

9- Sapkın İlişkilenmede Gizli İttifaka Sevk Etme: Ölüm Kaygısını Kamufle Eden Sapkın Canlandırma ve Bastiyonlar – Jaime P. Nos

10- Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB): Bir Duygulanım İşleme ve Düşünce Bozukluğu mu? – Michael Günter

11- Çöküş Korkusu ve Yaşanmamış Hayat – Thomas H. Ogden

12- Winnicott’ta Baba İşlevi: Psikanalitik Çerçeve – Haydée Faimberg

13- Aile Sırları ve -K Üzerine – Yariv Orgad

14- Ölenin Yasını Tutmak, Kaybolanın Yasını Tutmak: Namevcut Mevcudiyetin Gizemi – Cecilia Taiana

Özel Adlar Dizini

Kavramlar Dizini

The International Journal of Psychoanalysis (IJP) 2014 Sayıları Dizini

0001184_psikanaliz-egitimi-ve-sonrasi-uluslararasi-psikanaliz-yilligi-2015“Psikanaliz Eğitimi ve Sonrası” – Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2015,   Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanmıştır.

Satın almak için: http://www.bilgiyay.com/search?q=Uluslararası+Psikanaliz+Yıllığı

Yorum bırakın

Filed under Yıllık 2015

2015: Mutlu Yıllar!

 

Anne.2014

– Kendinizi annenizin tahakkümü altında hissediyor musunuz?

– Hayır, hissetmiyor!

(Mike Flanagan/www.CartoonStock.com)

Comments Off on 2015: Mutlu Yıllar!

Filed under IJP Yıllık

“Hatırlamak Üzerine: Freud ve Green”

25 Mayıs 2014 tarihinde ULUSLARARASI PSİKANALİZ YILLIĞI ve ROBİNSON CRUSOE 389 KİTABEVİ ortak etkinliği olarak, Salt Beyoğlu’nda  gerçekleştirilen konferansın metnidir.  

Bella Habip, Eğitim Psikanalisti ve Süpervizör

Uluslararası Psikanaliz Dergisi’nin Türkçede yayımlanan Yıllığı 6. yaşına bastı. Yıllığımızın tanıtım toplantısında psikanalitik bir meseleyi, şimdiye kadar yayımlanmış yıllıklar içindeki bir makale çerçevesinde tartışmaya açmayı tarafıma öneren yayın kurulu üyelerine ve tabii bizi bu güzel ortamda ağırlayan Robinson Crusoe Kitabevi ve Salt Beyoğlu yetkililerine teşekkür ederim.

Bu sunumun konusu hatırlamak üzerine, kısacası bellek üzerine olacak. Bu konuyu seçmemi tetikleyen başlıca unsur bu buluşmanın semtinin tarihi Beyoğlu olması ve projemize sahip çıkan kitapevinin köklü bir kurum olmasıdır diyebilirim. Bu iki mekânın ortaklaşa benim imgelemimde işaret ettiği alan bellek oldu. Bu arada itiraf etmeliyim, Salt Beyoğlu gibi yine böyle tarihi bir mekânda kurulmuş bir sanat galerisi içinde Freud’un bellek kuramını konuşmak ve konuşturmakla kendimi adeta çağdaş sanattaki yerleştirme çalışmasının bizzat içinde bulmuş gibi hissediyorum.

Bellek konusunu 2009 tarihli Uluslararası Psikanaliz Yıllığı’ndaki André Green imzalı “Freud’un Zamansallık Kavramı: Güncel Görüşlerle Olan Farklılıklar” adlı konferans metnine gönderme yaparak ele alacağım. Bu metinde André Green Freud metnini derinlemesine çalışarak psikanaliz tedavisindeki zamana ve belleğe yönelik düşüncelerini bize aktarıyor. Metin tabii burada ele alınamayacak kadar geniş ve kapsamlı. Ben bir ucundan tutacağım ve metinde benim gözüme çarpan bir hususu ele alacağım. O da hatırlamak konusu ve Freud metnindeki iki farklı hatırlama biçimi üzerine Green’in işaret ettikleri olacak. Bu iki farklı hatırlama biçiminin altını çizmek bence salt biz ruh sağaltıcılarının doğrudan pratiğini sorgulamıyor ama aynı zamanda toplumsal belleğimizi de korumanın üzerine, özellikle de travma içeren sosyal patlamalarla dile gelen hasarlı belleğimizi, ifşa etme ve hatırlama yeteneğimizi yeniden inşa etme konusunda bize bazı ipuçları veriyor. Konuşmamın sonunda toplumsal belleğe de işaret ederek bazı sorular soracağım.

Green bu hatırlama konusunu doğrudan zaman kavramıyla ele alır ve şöyle bir tespitte bulunur: Ruhsal hayatımızda iki türlü zaman vardır, der. Birincisi canlı ve hareketli bir zamandır. Canlı ve hareketli bir zamanı biz hastanın hatırlama yeteneğinde görürüz. Nasıl görürüz? Örneğin hasta bir rüya görüp sonradan o rüya üzerine aklına gelenleri serbestçe söylediğinde, yani dile getirdiğinde biz psikanalist olarak seviniriz zira analizan ruhsal hayatının kapılarını bize açmıştır. Seviniriz çünkü rüyadaki imgeler salt imge olmaktan çıkarlar ve düşünmeye ve çağrışım yapmaya zemin hazırlarlar. Ve nihayetinde seviniriz zira rüyadaki imgelerin dile gelmesiyle birlikte dürtüler ham bir şekilde boşalmazlar; dürtünün kendisi imge ve söz yoluyla temsil imkânına kavuşur, yani bir şeyleri temsil etme imkânına kavuşur. Nihayetinde bilinçlenmenin yolu açılmıştır.

Oysa bir de ölü zaman vardır Green’e göre. Ölü ve hareketsiz bir zaman tabii dürtüsüz bir zaman değil, dürtünün kullanışsız olduğu bir zamansallıktır ruhsal hayatta. Ölü zamanın canlı zamandan olan farkı ruhsal hayatın fakirliğidir. Örneğin hasta fazla konuşmaz, konuşsa da günlük meselelerin işlemci yönüne odaklanır. Yani bir şeyleri yapmaktan, halletmekten söz eder. Yaşamı sürekli halledilmesi gereken bir zaman dilimi olarak algıladığı için ne yaşadığından çok ne yaptığına odaklanır. Hasta sanki bir tür ölüm kalım savaşı içindedir ve konuşmaktan keyif almadığı gibi konuşmanın çağrışımsal boyutu sınırlıdır, bazen yoktur bile. Hatta bazen rüya da hiç görmez, görse bile o rüyanın arkasından çağrışım gelmez. Hasta bazı imgelere muammaymışçasına bakar ve konuyu değiştirir. İşte böyle bir ruhsallık, içinde temsil barındırmaz, yani anlatılan öteberi üzerine bir şeyleri temsil etmek, bir şeyleri düşünmek mümkün değildir. Zaman adeta durmuştur, ölü bir zamandır burada söz konusu olan, zira içinde sürekli aynı şeyler tekrarlanır, bir tür hastalıklı tekerrür vardır. Örneğin analiz tedavisinden çıkalım ve geçmişte yapılan haksızlıklara mütemadiyen hayıflanan ve bunu aynı sözcüklerle yapan kişileri düşünelim. Ya da hep aynı şekilde başarısızlığa uğrayan, terk edilen, bir tür kötü kaderden yakınan insanları düşünelim. Ya da eski düşmanlıkları yıllar boyu taze tutan hınçlı ve öfkeli insanları düşünelim. Bu kişiler zamanı durdurmuşlardır zira ölümcül bir tür tekrarlayıcılık içindedirler. Green işte bu tür bazı hastaların temsillerle, yani rüya, çağrışım gibi daha sağlıklı diyebileceğimiz yollarla hatırlamadıklarını, eylemle yoluyla tekrarladıklarını ileri sürer. Dürtü temsile değil boşaltıma yöneldiği için analiz tedavisi eylem içinde devam eder.

Böylece Green temsille eylemi karşılaştırır. Unutmayalım temsil içeren ruhsal süreçler daha gelişmiş, daha insancıl ve yaşama daha yakındır. Eylem içerikli ruhsal süreçler ise dürtünün doğrudan boşaltıldığı temsilden yoksun bir ruhsal sürece işaret eder ve içinde bolca yıkıcılığı ve ölümü barındırır.

Şimdi Green’in metninden çıkıp Freud’a geri dönüyorum ve bu hareketli zamanın nasıl bir şey olduğunu size anlatmak istiyorum. Psikanaliz tedavisinde birçoğunuz biliyorsunuzdur, ama bilmeyenler için söylüyorum, anlam dediğimiz şey analizanın çağrışımlarının birbirleriyle kurduğu bağın içinden ortaya çıkar. Analizanın hop diye hatırladığı bir şey değildir anlam. Bu ani hatırlama denilen şey kısmen katarsis deneyimlerinde mevcuttu ve psikanaliz öncesi Freud ve Breuer’in hipnozla tedavi ettikleri döneme ait bir uygulamada ortaya çıkan bir görüngüydü. Hipnoz altındaki kişi hipnoz durumundan çıktıktan sonra hipnoz altında hatırladıklarını hipnoz sonrası unutuyordu, hatta unutmaya zorlanıyordu. Bu tedavinin ayrıntılarına girmek istemiyorum; bunun için Freud ve Breuer’in Histeri Üzerine Çalışmalar adlı yapıtına başvurabilirsiniz ama sadece şunu söyleyebilirim: O dönemde yani 1895 yılı öncesine ait dönemde Freud ve Breuer histeriklerin anılarından; anılarının onlara duyumsattığı çeşitli duygu ve duygulanımlardan dolayı acı çektiklerini düşünüyorlardı. Dolayısıyla yaptıkları iş de onları hipnoz altına sokmak, patojen anıyı tespit etmek ve bu anıyı hipnoz altında silmek, unutmalarını telkin etmekti. Sonuç ne oluyordu? Tabii telkinle silinen anı hastayı kısmen rahatlatıyordu ama iyileştirmiyordu, zira bilinçlenme yoktu. Kısmen iyileştirici olan şey hekimin otoritesiydi ve onun sayesinde hastanın sakinleşmesiydi. Ama hastanın belirtileri hızla yer değiştiriyor ve nevroz bütün ihtişamıyla etkisini devam ettiriyordu.

Freud’un hipnozu terk etmesi ve psikanaliz yöntemine başvurmasıyla anıları ortaya çıkarma yöntemi de değişti. Yöntem serbest çağrışım olacaktı ve hasta aklından geçenleri serbestçe söyleyecekti. Freud hastanın çağrışımlarını takip ederek farklı çağrışım katmanları arasında bağ kurmaktaydı. Bunu böyle yapmasının nedeni Freud’un bellekle ilgili görüşleri idi ki bu görüşler hâlâ günümüzde geçerlidir. Freud belleği belli bir merkezi olan ve farklı katmanlara sahip olan bir kütüphaneye benzetiyordu. Bu merkezden çıkan yan yollar da vardı ve bu yollar farklı katmanların arasından geçerek farklı öğeleri de birleştiriyordu. Hastanın serbestçe söyledikleri kendi aralarında bir bağ yokmuş gibi gözükseler de, farklı bir dinleme ve farklı bir sıralamayla, gizlenmiş farklı bir anlam ortaya çıkıyordu.

Ama biraz önce de belirttiğim gibi kimi ruhsal işleyişler doğrudan zamansızlığa işaret ederler, zamanı durdururlar hatta yok ederler. Bu tür ruhsallıklarda hatırlama, imge ve temsil üzerinden değil, eylem yoluyla gerçekleşir. Green Freud’un 1914’te kaleme aldığı Hatırlama, Tekrarlama ve Derinlemesine Çalışma adlı metnine gönderme yapar. Bu metinde Freud’un yeni bir fikir ortaya attığını ve bazı hastaların hatırlamak yerine eyleme vurarak tekrarladığını ileri sürmesinin önemli olduğunun altını çizer. Tabii hasta bir şeyleri tekrarladığından, bir şeyleri tekrarlayarak hatırladığından bihaberdir, yani bu olgu tamamıyla bilinçdışıdır. Örneğin küçük yaşta yüksekten düşmüş bir hasta bu olayı analizi sırasında farklı biçimlerde eyleme geçirmiştir. Birincisi seansa gelirken otobüse yetişmek isterken düşüp yaralanmıştır. Bu düşme bir yıl sonra tekrar eder bu sefer hasta ayağını burkar ve topallayarak seansa gelir. Sık sık irili ufaklı bir kaza geçirmektedir. Ama analizin daha ileri bir safhasında düşme imgesi bir rüyada belirecek ve hasta kendini yerde uzanmış bir halde görecektir. Analist üzerine eğilmiş onu yerden kaldırmaktadır. Düşmek ve kaza olguları nihayet simgeleşmekte, daha ileri bir düzeyde dile gelmektedir. Çocukluk çağında travma yaratmış bu olay (bu olayın travma yaratmasının düşmeden değil annenin kapsama ve koruyucu işlevlerinin eksikliğinden olduğunu tabii söylemeliyim) nihayetinde simgeleşecek üzerinde konuşulacak hale gelmiştir. Artık bu olayın travması üzerine konuşulacak hale gelmesi demek, onun analiz edilebilir duruma da gelmesi demektir, anlam kazanması demektir. Neden o esnada kimse yoktu yanında sorusu tabii çok farklı alanlara, tarihsel gerçekliğin ruhsallıkla birleştiği, ruhsal gerçekliğin ta kendisine ulaştıracaktır.

Eylem üzerinden hatırlamak konusunun bize açtığı kapılar kısıtlı olsa da çeşitlilik arzediyor. Bu kapılar ruhsallığın derin katmanlarına ulaşmamızı sağladıkları gibi bu ulaşımı sağlayan yöntemlere de işaret ediyor. Green’in altını çizdiği gibi örneğin “geçişlilik alanları”nın tesis edilmesi, analitik alanın bu ham dürtüselliğe yanıt verebilecek kıvamda olması, özgürlüğün ve spontaneitenin, yani kendiliğindenliğin deneyimlenmesiyle oyun ve yaratıcılığın teşvik edilmesini salık veren Winnicott’un çığır açan düşüncelerini unutmayalım. Eylem, içinde ham dürtüsellik barındırdığı için yıkıcıdır. Ama eylem arkaik belleği de barındırır, bu yüzden içinde umut barındırır; yeter ki o umut yeşerebileceği uygun ortamı bulsun ya da yaratabilsin, Winnicott’un yaratıcılık kuramına gönderme yaparsak…

Green işte burada önemli bir tespitte bulunur. Bilinçdışı ile altbenlik arasındaki farka işaret eder (bu iki terim için Freud’un Almancada farklı sözcükler kullandığını biliyoruz) ve bilinçdışını bilinçaltından ayıran farkın bilinçdışında temsillerin olması, bilinçaltının ise dürtülerden mütevellit olması değildir sadece Green’e göre. En önemli fark harekettir der Green. Yani analizanın serbest çağrışımlarında bir tümceden bir diğerine gitmesini sağlayan şey harekettir. Ve en önemlisi de der Green dönüşümü sağlayan unsur da harekettir zira bilinçaltının dürtü etkeni sayesinde daha farklı ve daha geniş bir dönüşüm alanı elde edilir. Oysa bir rüya analizinde şey temsilinden kelime temsiline doğru giderken dönüşüm sınırlıdır. Burada Green’in psikanalizin ilk dönemlerine mahsus, yoğun katartik deneyimlerin tekrar önem kazanmasını dolaylı bir şekilde vurgulamasını varsayabiliriz. Dürtülerin deposu olarak tarif edilen altbenliğin sağladığı hareketliliğin izini sürerek bazı temel sahnelere ulaşabiliriz, ya da ulaşımımız nerede kesiliyor onu tespit edebiliriz.

Dürtüsel hareket bize sanki bir yol haritası çiziyor ve analistin seans içinde olası müdahaleleri konusunda bizi aydınlatıyor. Nerede susması, nerede yorumlaması, nerede yorum yerine inşaya başvurması gerektiği vs. Ama belki de burada vurgulanan en önemli şey dürtüsel hareketin belleğin taşıyıcısı olduğu, belleğin her daim bizle birlikte olduğu, belleksiz bir insan eyleminin olanaksızlığı. Bu düşünce tabii ileriye yönelik hem psikanaliz tedavisi için hem de insanı ilgilendiren her türlü kavrayış ve etiği konusunda umudu da barındırıyor. Ki zaten Freud sonrası Winnicott, Bion gibi kuramcılar da temsilden çok eyleme başvuran ruhsallıkları analiz edebilecek kuram ve pratikleri geliştirdiler. Bu kuramların ortak özelliğini, eylemle hatırlayan bu ruhsallığı kapsamak ve muhafaza etmek adına uygun analitik ortamın düzenlenişini sağlamak ve bu ortam içinde analistin daha fazla aktif olmasını sağlamak şeklinde özetleyebiliriz. Ve tabii en önemlisi eylem bir ötekini de doğrudan hatırlama alanına çektiği için, eylem bir ötekine yönelik olduğu için salt bireysel ruhsallığı ilgilendirmez. Ortak oluşturulmuş bir ruhsallık söz konusudur burada ve tabii insanlığın, insan topluluklarının ortaklaşa hatırladıkları bir bellekten de söz edilebilir bu durumda.

Şimdi Green’in metnini bir kenara bırakıyorum ve şöyle bir soru sormak istiyorum. Tıpkı bireysel bellek için söz konusu olduğu gibi, toplumsal bir bellek söz konusu olduğunda da, bu tespitler toplumların hatırlamaya karşı gösterdikleri direnci analiz ederken bize yol gösterebilirler mi? Hatırlamanın bireysel yaşamımızda terapötik olduğunu 1895 yılından beri biliyoruz; bireysel yaşamımızda hatırlamanın bir sağlıklılık göstergesi olduğunu da biliyoruz. Ama bir toplum hatırlama konusunda aciz ve tutucu olduğu zaman şaşırmıyoruz, hatta olağan karşılıyoruz. Toplum geçmişi araştıran bir arkeoloğa ya da yıldızlara bakarak dünyanın geçmişini araştıran astronomlara karşı sonsuz hürmet beslerken, kendi geçmişi konusunda yapılan araştırmalara neden bu kadar direnç göstermektedir? Toplumsal belleği oluşturmak ve geliştirmek neden her toplumda farklı derecelerde de olsa çetin savaşlar sonucunda mümkün olabiliyor? İnsanlar neden “Yeter her şey geçmişte kaldı, artık önümüze bakalım, ilerleyelim” diyorlar? Ya da tam tersine, zamanı durdurup hep bir travma anını tekrar edermişçesine, zamanı yok ederek kendilerini yıkıcılığa ve ölüme terk ediyorlar? Volkanik bir patlama şeklinde seyreden toplumsal patlamaların analizinde de ya da tekrarlama zorlantısı biçiminde kayıp geçmişi yâd eden melankolik ve saldırgan ideolojilerin analizinde de psikanalizin değişim, dönüşüm, farklı anımsama biçimleri ve zamansallık kavramlarını kullanabilir miyiz?

 

1 Yorum

Filed under Yıllık 2014

Yıllık 2014: Psikanalizde Fransız Okulu… Kitapçılarda !

IJP’de 2013 yılında yayımlanan makalelerden derlediğimiz 2014 Yıllığı  Psikanalizde Fransız Okulu çıktı.

İÇİNDEKİLER

  •  Sunuş – N. Erdem
  • André Green’in Yapıtına Bir Giriş – C.Delourmel
  • Jean Laplanche’ın Yapıtına Kısa Bir Giriş – D. Scarfone
  • Analitik Durumda “Çeviri” ve “Dönüşüm” Freud – Bion – Laplanche  – S. Heenen-Wolff
  • Dürtülerin Bağlanması ve Bağlanamamasında Nesnenin İşlevi  –   R. Roussillon
  • Şimdi ve Burada: Benim Bakış Açım – B. Joseph
  • Şimdi Ne Zaman? Burası Neresi? – E. O’Shaughnessy
  • Duraklamayı Aşmak: Hayalleme, Rüyalaştırma, Karşı-rüyalaştırma – A. Bergstein
  • Yaratıcı Çevirilerde ve Analitik Yorumlarda Dönüşüm ve Değişmezlik: Borges ve Cervantes Üzerine Bioncu Bir Okuma –     B. Priel

PsikanalizkucukboyKPKSON

 

 

Comments Off on Yıllık 2014: Psikanalizde Fransız Okulu… Kitapçılarda !

Filed under Yıllık 2014

Andrea Sabbadini İstanbul’da

The International Journal of Psychoanalysis (IJP) Film Bölümü Editörü Andrea Sabbadini Psike İstanbul’un davetlisi olarak İstanbul’da. 26 Nisan Cumartesi günü 15.30 – 20.15 arası Moda Sahnesi’nde “Psike İstanbul Sinema Akşamları” kapsamında bir etkinlik gerçekleştirilecek. 2 film gösteriminin ardından, Sabbadini’nin  filmlerle ilgili sunumu ve katılımcılarla film tartışması yer alacak. Filmler: “Surviving Life” (Hayatta Kalmak), Yön. J. Svankmayer ve“Lifeline” (Hayat Çizgisi) ( Kısa Film), Yön. V. Erice.  Biletler Moda Sahnesi gişesinde satılmaktadır. Yer ayırtmak için tel: 0 216 330 58 00.

Comments Off on Andrea Sabbadini İstanbul’da

Filed under Duyuru

Uluslararası Psikanaliz Yıllığı PEP Web’de

PEP Web’e giren ilk  Türkçe  yayın olmanın mutluluğunu ve gururunu meslektaşlarımızla paylaşıyoruz.

Pep Web, psikanaliz, psikoloji ve psikiyatri camiası mensuplarının çok yakından tanıdığı, dünyanın en büyük psikanaliz veritabanıdır.

PEP Web Freud’dan Klein’a, Winnicott’tan Bion’a, Kernberg’den Ogden’e, Balint’ten Green’e, Fairbairn’den O’Shaughnessy’ye, Bowlby’den Mahler’e geçmişte ve bugün yazan binlerce psikanaliz kuramcısının makalelerini ve kitaplarını okurlara ağ üzerinden ulaştırmaktadır.

The American Journal of Psychoanalysis’ten Studies in Gender and Sexuality’ye, The International Journal of Psychoanalysis’ten Neuropsychoanalysis’e, Journal of Child Psychotherapy’den The International Journal of Psychoanalytic Self Psychology’ye çok geniş bir dergi yelpazesini okurlara sunmaktadır.

Şimdi bu yayınlar arasında Uluslararası Psikanaliz Yıllığı da yer alıyor. Bu yıl Yıllıkların ilk iki sayısı olan 2009 ve 2010 sayılarını PEP Web’den okuyabilirsiniz. Ayrıca 2011, 2012, ve 2013 Yıllıklarındaki makalelerin özetlerine ulaşabilirsiniz.  Önümüzdeki yıllarda da sonraki sayılar zamanı geldiğinde PEP Web’de yayımlanmaya devam edecektir.

Uluslararası Psikanaliz Yıllığı’nı PEP Web’den okumak için tıklayın.

Comments Off on Uluslararası Psikanaliz Yıllığı PEP Web’de

Filed under IJP Yıllık

IJP OPEN

The International Journal of Psychoanalysis (IJP) 25 Ocak tarihinden itibaren online bir tartışma platformu başlattı: IJP Open. Kayıt olan herkes ücretsiz ulaşabiliyor. IJP’ye yayımlanmak üzere gönderilen makaleleri akran incelemesinden, değerlendirme ve seçim sürecinden önce okuyup kendi yorumlarını yazabiliyor. Metinler sitede İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Portekizce, İtalyanca ya da Almanca olarak yer yer alıyor. Yorumlar da bu dillerden biriyle yapılabiliyor.
IJP Open’a www.ijp-open.org adresinden ulaşabilirsiniz.

Comments Off on IJP OPEN

Filed under IJP Yıllık

Çağdaş Sanat Estetiğine Psikanalitik Bir Bakış

Bu yazı Adela Abella’nın “Çağdaş Sanat ve Hanna Segal’in Estetik Üzerine Düşünceleri” makalesi üzerine yazılmıştır. Makaleyi okumak için: Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2011, İstanbul, Sel Yayıncılık.

Sanat ile psikanalizin alışverişi Freud’un sanatçılara karşı duyduğu ilgi ve merak ile başlar denilebilir. Bu alışverişi Freud’un çevresinde sanata ve edebiyata düşkün birçok takipçinin olmasına borçlu olduğumuz gibi, Freud’un edebiyat, resim ve heykel alanında ortaya çıkardığı eşsiz metinlerin yepyeni bir alanın temellerini attığını da ileri sürebiliriz.

İşte İsviçreli psikanalist Adela Abela’nın Uluslararası Psikanaliz Yıllığı’nda yer alan “Çağdaş Sanat ve Hanna Segal’in Estetik Üzerine Düşünceleri” adlı makalesi Freud’un açtığı yoldan devam ederek, sanatı, özellikle de çağdaş sanatı psikanalitik düşünce ile buluşturan ilginç bir çalışma. Yazar bu çalışmasında Freud ve Melanie Klein’ın takipçisi Hanna Segal’in sanata dair düşüncelerindeki benzerlik ve farklılıkları inceler ve çağdaş sanattaki hakikat arayışını ve yeni düşünme yolları konusunda kendi görüşlerini ileri sürer.

Freud’a göre “güzellik” arayışı sevilen, yüceleştirilen cinsel nesneye karşı beslenen cinsel arzunun yüceltilmesi ve kültürel alana dâhil edilmesidir. Bu kültürel edim aynı zamanda cinsel arzunun temel nesnesinden de vazgeçmedir, onun yasını tutmadır. Her ne kadar Freud daha ileri yıllarda ölümü, narsisist tümgüçlülüğü ve saldırganlığı da sanat eserini tetikleyen unsurlar olarak belirtmişse de bunlar onun için ikincil düzeyde kalır ve temelde Freud’a göre cinsel arzunun yüceltilmesi yani cinselliğin başlangıçtaki arzuyu gerçekleştirme hedefinden sapıp kültürel edimlere yönelmesi başattır.

Freud’un çalışması ağırlıklı olarak sanatçının ruhsallığını ve bilinçdışı düşlemlerini içerirken Hanna Segal’in çalışması sanatçıdan çok sanat eseri üzerinedir. “Estetiğe Psikanalitik Bir Yaklaşım” başlıklı çığır açıcı makalesinde, yenilikçi ve etkili bir sanat kavrayışı ortaya koyar. Segal’e göre sanat pratiği, sevdiğimiz nesneye verdiğimizi hissettiğimiz ya da düşlemlediğimiz zararın onarılmasına imkân sağlar: “[…] yaratıcılık gerçekte bir zamanlar sevilmiş ve bir zamanlar bütün olan, ama şimdi kayıp ve harap olmuş bir nesnenin, harap olmuş bir iç dünyanın ve kendiliğin yeniden yaratılmasıdır”. Dolayısıyla, sanatsal faaliyet “sevilen nesneyi benliğin dışında ve içinde kurtarma ve yeniden yaratma” çabası olarak görülebilir ki bu da, simge oluşumunun eşlik ettiği başarılı bir yas çalışmasını içerir. Bu sürecin sonucu, dışarıda, bir sanat eseri biçimi kazanmış “yepyeni bir gerçekliğin yaratılması”, aynı zamanda benliğin zenginleşmesi, yeniden bütünlenmesi ve canlanmasıdır.

Adela Abela ise estetik hazzın doğasına yoğunlaşır ve bu bağlamda sadece güzelliğe değil çirkin olana da yer verir. Çirkin olan şey, yani düşlemde hırpalanmış, zarar görmüş nesnenin doğasına değgin Segal’in tespitinden hareket eden yazar çağdaş sanatı ele alır ve onun, ille güzellik, ahenk, denge gibi klasik değerleri yakalamanın peşinde olmadığını vurgular. Hatta tam tersine, çağdaş sanat en yoğun, en etkili ve güçlü ifadeyi bulmaya çalışırken, çoğu zaman en ham haliyle çirkinliği, şiddeti ve düzensizliği, ya da anlamsız, rastlantısal ve geçici olanı içeren biçimsel araçları kullanabilir. Yeni bir güzellik anlayışı getiren çağdaş sanatın önde gelen isimlerinden Marcel Duchamp’ın işlerine gönderme yaparak sanatın sadece güzelliğin, duyusallığın ve görsel hazzın dünyası değil, özgür düşünmeyi ve yeni hakikatlerin, yeni fikirlerin de keşfini sağlayan bir alan olduğunu vurgular. Keza John Cage’in müzikal performansına da gönderme yapan yazar, sanatçının sanatı kendini ifade edeceği bir araç olarak değil, dinleyicide değişimi ve dönüşümü sağlayan bir etkinlik olarak tarif etmesinin altını çizer ve Bion’un ruhsallıktaki dönüşüm üzerine olan düşünceleri ile bir paralellik kurar.

Bella Habip

Resimler: Marcel Duchamp, Hanna Segal ve “Tepe Tıraşı” M. Duchamp 1919.

marcel_duchampHanna SegalTonsure Marcel Duchamp_1919

Comments Off on Çağdaş Sanat Estetiğine Psikanalitik Bir Bakış

Filed under IJP Yıllık

2014: Mutlu Yıllar!

Voutch

– “Artık kabul edin: Hayatta asla verdiğiniz kadarını alamazsınız.”

Comments Off on 2014: Mutlu Yıllar!

Filed under IJP Yıllık